Türkiye, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'taki okul şiddeti olaylarıyla sarsıldı. İki olayda da saldırganın ebeveynleri çocuklarının bu eğiliminin farkında bile değildi. İletişim uzmanı Prof. Dr. Ali Atıf Bir, 10Haber için akademik araştırmalardan da örneklerle şiddete eğilimin kökenine indi. İşte o yazı.

Türkiye, önce Şanlıurfa’da, ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan iki okul katliamıyla sarsıldı. Her iki  olayda da saldırganlar çocuk yaştaydı ve o okulların öğrencisiydi. O çocukların anne babaları, çocuklarının bu eğiliminin, çocukları uzun süredir sinyal verdiği halde farkında bile değildi.

İletişim uzmanı Prof. Dr. Ali Atıf Bir, 10Haber için  bu şiddet olaylarının arka planını yazdı. Prof. Bir’in bu çarpıcı yazısı bütün anne babalara ders niteliğinde:

Prof. Dr. Ali Atıf Bir

***

Yaşadığımız ölümlü iki okul/öğrenci temelli şiddet olayı, yalnızca bireysel psikopatoloji ya da güvenlik açığıyla açıklanamayacak kadar karmaşık nitelikte olaylar. Siz ne cahil cahil yorum yapan sosyal medya hesaplarına ne de olayı küçümsetmeye, ne de kamuoyu baskısıyla pansuman tedbirler almaya bakan bürokrat ya da siyasilere bakın… Sadece gerçeği anlatacak uzmanlara kulak verilir, uzmanlığa saygı duyulur ve çözüm üretilirse yeni olayların yaşanmasından kurtulabiliriz.

Baştan söyleyeyim bu tür olaylar, giderek daha fazla şekilde toplumsal iletişim düzenindeki, aile-çocuk, öğretmen-çocuk, okul yönetimi-çocuk ve akran-akran arasındaki iletişim bozulmasının ürettiği sonuçlardır. Medyada ya da oyunlarda şiddete tek başına maruz kalmak asla bu tür şiddetin kaynağı değildir. İletişim bilimciler bunu defalarca araştırmalarda ortaya koymuşlardır.

Peki nedir neden? Özellikle akran dışlanması (peer exclusion), ya da genel olarak “dışlanma” bu süreçte kritik bir başlangıç noktası olarak öne çıkar… Yani çocuğa/gence biri “sen bizimle/burada oynayacak yetenek, beceri, özelliklerde değilsin, kendini-kimliğini al git” diyor; onunla iletişimi kesiyor ve süreç başlıyor.

Yani şiddet, her türlü zorbalıkla iletişim sisteminden dışlanan çocuğun/gencin yeniden görünür olma çabasıdır.

Okul, bireyin ilk sistematik iletişim deneyimini yaşadığı kamusal bir mikro-alandır. Bu bağlamda, bir çocuğun oyunlardan, gruplardan ya da sosyal etkileşimden dışlanması, yalnızca sosyal bir deneyim değil; aynı zamanda iletişimsel bir dışlanmadır.

Habermas’ın kamusal alan teorisi, sağlıklı bir toplumun, bireylerin eşit şekilde iletişime katılabildiği bir yapı üzerine kurulu olduğunu ileri sürer. Bu çerçevede dışlanma, bireyin bu alana katılımının engellenmesi anlamına gelir. Çocuk ya da genç için bu durum, yalnızca “oyuna alınmamak” değil, söz hakkının ve varlığının tanınmaması anlamına gelir.

Dolayısıyla dışlanma, psikolojik bir yara olmanın ötesinde, iletişimsel bir kesintidir. Axel Honneth’in tanınma kuramı, bize gencin kimliğinin sosyal olarak tanınma üzerinden inşa edildiğini ortaya koyar. Sevgi, saygı ve toplumsal değer görme, bireyin varoluşunun temel sütunlarıdır.

Dışlanan çocuk, bu üç düzeyde de bir eksiklik yaşar. Bu durum, zamanla bir “görünmezlik krizi”ne dönüşür. Birey artık yalnızca dışlanmış değil, aynı zamanda yok sayılmış hisseder.

Bu noktada iletişim kopar; ancak tanınma ihtiyacı ortadan kalkmaz. Aksine, daha yoğun ve daha radikal biçimlerde ortaya çıkar. Bu durum, bireyin görünür olma arzusunu alternatif yollarla gerçekleştirmeye yönelmesine neden olabilir.

Bu çerçevede şiddet, iletişimin tamamen ortadan kalktığı bir durum değil; aksine, başarısız iletişimin yerine geçen aşırı bir ifade biçimidir.

Okul saldırılarında sıkça görülen “manifesto”, “mesaj bırakma”, ya da sembolik hedef seçimi ve toplu yok etme gibi unsurlar, şiddetin rastlantısal değil; anlam üretmeye dönük bir eylem olduğunu göstermektedir. Şiddet, burada bir “mesaj” işlevi görür: “Beni görün.”“Beni duyun.” “Ben de varım.”

Albert Bandura’nın sosyal öğrenme kuramı, bireylerin davranışları gözlem yoluyla öğrendiğini ortaya koyar. Özellikle medya ve dijital platformlar, bu öğrenme sürecinin en güçlü araçları haline gelmiştir. Şiddetin medyada dramatize edilmesi, görünürlük ve etkiyle ilişkilendirilmesi, dışlanmış bireyler için bir model oluşturur. Bu model, şiddeti yalnızca bir eylem değil; aynı zamanda anlamlı ve sonuç üreten bir strateji olarak sunabilir. Yani medyada oyunlarda şiddete maruz kalma çocuğu-genci doğrudan şiddet yanlısı yapmaz mutlaka başlangışta bir dışlanma ya da başka bir kişilik faktörünün olması gerekir. Okula-öğretmene yönelik şiddette kişilikle ilgili faktörler ikinci planda kalır. Bu bağlamda medya, şiddeti doğrudan üretmese bile, onun sembolik çerçevesini kurar.

Erving Goffman’ın çerçeveleme kuramı, bireylerin deneyimlerini belirli anlam kalıpları içinde yorumladığını ileri sürer. Dışlanmış bir çocuk, tekrar eden deneyimler sonucunda dünyayı belirli bir çerçeve içinde algılamaya başlar:

“Ben dışlanıyorum”, “Onlar beni istemiyor”, “Ben değersizim”.

Bu çerçeve zamanla dönüşebilir: “Ben kurbanım”, “Onlar bana karşı”, “Onlar düşman”.

Bu noktada şiddet, yalnızca bir tepki değil; aynı zamanda bu çerçeve içinde meşrulaştırılmış bir eylem haline gelir. Elisabeth Noelle-Neumann’ın sessizlik sarmalı teorisi, bireylerin azınlıkta olduklarını düşündüklerinde görüşlerini ifade etmekten kaçındıklarını belirtir. Dışlanan çocuk/genç de benzer bir süreç yaşar: konuşmaz, geri çekilir, görünmezleşir.

Ancak bu sessizlik, duyguların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, ifade edilemeyen öfke ve kırgınlık birikir. Bu birikim, uygun bir bağlamda ani ve yoğun bir patlamaya dönüşebilir. Tam da burası aile, öğretmen ve okul yönetimi iletişim kalitesinin devreye gireceği yerdir. İyi okul, iyi öğretmen, iyi ana baba çocuğun, ergenin verdiği erken sinyalleri anlayıp çözüm üretebilenler gerektiği yerde yardım isteyebilenlerdir. Ergen ya da çocuk “ beni kimse anlamıyor, sevmiyor” demeye başladı mı orada bir duracaksınız. Bu sinyali ancak çocuğun en yakınındaki kişi anlayabilir.

Günümüzün en kritik farkı, bu sürecin dijital ortamlarda derinleşmesidir. Algoritmik sistemler, bireylere benzer içerikleri sunarak “yankı odaları” (echo chambers) oluşturur, yalnızlık hissini pekiştirir, öfkeyi normalleştirir, alternatif daha radikal anlatıları görünür kılar.

Dışlanmış birey, bu ortamlarda kendi duygularının sürekli teyit edildiği bir gerçeklik içinde kalır. Bu da şiddeti daha “anlaşılır” ve “meşru” hale getirebilir. Ama sorunu başta dışlanma ve iletişimsizliğin başladığı yerde çözersek meşru kılınacak bir neden de ortada kalmaz! Son saldırganın WhatsApp profilinde 2014 yılında ABD’de saldırı gerçekleştiren Elliot Rodger’e atıfta bulunan bir görsel kullanmasının tespit edilmesi bir sonuçtur yani. Oraya gelene kadar ailesi, öğretmeni, okul yönetimi hatta arkadaşları niye “dışlanmış” profili tespit edemedi ya da “dışlanmaya” katkı yaptı bu önemli. Araba devrildikten sonra tespit etmek en kolayı..

Özetlersem okul şiddeti bireysel sapma ya da yalnızca güvenlik eksikliği değildir; iletişimsel bir kopuş yaşıyoruz toplumda, ailede, okulda… Bunun sonucu dışlanma, ergenin iletişim sisteminden çıkarılmasına yol açıyor. Bu çıkarılma, görünmezlik, tanınma ihtiyacı, alternatif anlam arayışları ve nihayetinde şiddetle sonuçlanabilecek süreci tetikliyor.

Dolayısıyla şiddet, iletişimin yokluğu değil; bozulmuş, tıkanmış ve radikalleşmiş bir biçimidir.
Bu çerçevede çözüm, yalnızca güvenlik önlemlerinde değil; iletişimsel kapsayıcılıkta, tanınma mekanizmalarında ve anlam üretim süreçlerinde aranmalıdır.

Çünkü çocuklar önce oyundan dışlanır; sonra iletişimden. Ve bazıları, geri dönmek için en yüksek sesi seçer: yani kitle katliamını..

Gençler bu silahları nasıl buldu, o ergen 5 silaha 7 şarjöre, o silahları kullanma becerisine nasıl ulaştı hiç bu konulara girmiyorum. Bu başka yazının konusu…

Önce Aile, Okul, Öğretmen ve Akranlar arasında iletişimin miktarını ve kalitesini arttırmazsak bu olayları daha çok yaşamak zorunda kalabiliriz.
Bu nedenle beylik lafları, dostlar alışverişte görsün toplantıları bırakıp “mış gibi” yapmayan çözüme bir an önce geçelim.