Pek çok markanın reklam yüzü de olan isimleri uyuşturucu ile anınca uyuşturucuyu caydırmış mı oluyorsunuz, yoksa "Onlar bile xkullanıyorsa nesi kötü olabilir" fikrinin akıllara düşmesine mi neden oluyorsunuz? Fatih Altaylı can alıcı bir soru soruyor. İşte o yazı...

Bu kadarı “normalleştirme” olmuyor mu!

Yine bir uyuşturucu operasyonu yapılmış, yine kamuoyunun yakından tanıdığı bir sürü ünlü, tanınan, bilinen kişi içeri alınmış.

Yine bu kişiler yapılan testlerin bazıları pozitif, bazıları negatif çıkacak.

Yine kamuoyu kimin pozitif, kimin negatif çıktığını hatırlamayacak ve tüm bunlarla ilgili “uyuşturucu müptelası” algısı oluştuğuyla kalacak.

Belki içlerinden birkaçı da “temin etmek, ortam sağlamak” gibi ekstra suçlamalarla tutuklanacak.

Şunu peşin peşin söyleyeyim.

Ben insanı insan yapan en önemli özelliğin akıl olduğuna inanırım ve aklı düzgün kullanmayı engelleyen her türlü uyuşturucu ya da uyarıcı maddeye karşıyım.

Bununla mücadeleye de saygı duyarım, yapılması gerektiğine inanırım.

Narkotik polislerine de çok saygım vardır çünkü kendi yaşamlarını riske ederek, kendilerini feda ederek bu görevi yapmaya çalışır büyük bölümü.

Ancak bugün geldiğimiz noktada bu operasyonların “caydırıcı” etkisinin giderek azaldığını gözlemliyorum.

Her gün gözaltına alınan ve teste yollanan ünlü isimlerin özellikle genç kamuoyu üzerindeki etkisi “normalleştirme” oluyor.

Toplumun rol model olarak algıladığı kimi kulüp başkanı, kimi üst düzey yönetici, kimi zengin aile mensubu, kimi sporcu ya da spor insanı, kimi medya figürü yüzlerce kişinin uyuşturucu operasyonları ile peş peşe gözaltına alınması ve büyük bölümünün de uyuşturucu kullansa bile yasa gereği serbest kalıyor olmasının yarattığı tek etki “normalleştirme.”

“Aaaa, o da mı kullanıyormuş” cümlesi bir süre sonra “Eee, herkes kullanıyormuş”a dönüşme ve “Benim neyim eksik” noktasına evrilme riski barındırıyor.

Bir gencin “Zengin, ünlü ve başarılı insanlar kullanıyorsa bunun nesi kötü” sorusuna nasıl yanıt verebilirsiniz diye bir düşünün lütfen.

Tabii bu satırları yazmak kolay değil.

“Ne yani, operasyon yapılmasın mı” demek de mümkün.

Ama bunun aylardır süren bir konu haline gelmesi ve neredeyse “her ünlünün uyuşturucu kullandığı” gibi bir algıya dönüşmesi giderek “normalleşme” ve hatta “reklam” etkisi yaratıyor.

Pek çok ünlü markanın reklam yüzü yapmak için sıraya girdiği bu isimler şimdi uyuşturucu ile anılıyorsa eğer, bunun ne anlama geleceğini sosyologlar, psikologlar, pazarlamacılar daha iyi anlatacaktır.

Bence Aile Bakanlığı da bu mesele üzerine kafa yormalı.

NOT: Bu arada bazı test sonuçlarının hemen açıklanması bazılarının ise uzun süre açıklanmaması da başka bir sorun ve algı yaratıyor.

Baykal’ın hatasını Erdoğan’dan beklemek

Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP lideri Özgür Özel’in ara seçim çağrısına “Ara seçim de yok, erken seçim de yok” diyerek yanıt verdi.

Beklenen yanıt buydu.

AKP’nin 25 yıllık tarihinin en zayıf olduğu döneminde ara ya da erken seçime gitmesini ummak hayli saf bir davranış olur.

Bir partinin en zayıf olduğu dönemde erken seçime gitmesinin nelere mal olduğunu 2002 seçimlerinden biliyoruz.

Milliyetçi Hareket Partisi 2002’de hem kendisinin hem de koalisyon ortaklarının en zayıf olduğu günlerde ülkeyi seçime götürmüş, sonucunda hem kendisi hem de tüm koalisyon ortakları seçim barajına takılarak parlamento dışında kalmışlardı.

Her ne kadar seçim sonucunda parlamento dışında kalma ihtimali olmasa bile Erdoğan’ın belki de iktidarı kaybetmesine ya da iktidarının tartışmalı hale gelmesine neden olacak böyle bir şey yapacağını zannetmek için Erdoğan’ı hiç tanımıyor olmak gerekir.

Erdoğan’ın “Ara seçim yok” demesi üzerine medyada yeni bir tartışma başladı ve 2003’te Erdoğan’ın milletvekili olarak Meclis’e girmesini sağlayan 9 Mart 2003 Siirt seçimi hatırlatılıyor.

“Erdoğan için ara seçim oluyor ama şimdi olmuyor” diyerek AK Parti liderinin tavrı eleştiriliyor.

Ara seçimi istemediği için Erdoğan’ı ya da partisini eleştirebiliriz ama eleştiri yapmak için tarihi gerçekleri değiştiremeyiz.

2002 yılında Erdoğan’ın meclise girmesini sağlayan şey bir ara seçim değildi.

Zaten seçimin üzerinden 4 ay geçmişken ara seçim falan olmaz.

Ve Türkiye bu meseleyi ilk kez bugün tartışmıyor, 2018 yılında da CHP ara seçim isterken bu konuyu gündeme getiren Grup Başkanvekili CHP’den Özgür Özel olmuş, Cumhurbaşkanı Erdoğan da çok ağır bir yanıt vermişti.

2002 yılında yapılan genel seçimlerde AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, daha önce almış olduğu hapis cezası nedeniyle siyasi yasaklıydı ve aday olamamıştı.

Ancak partisi seçimden 1. parti olarak çıktı ve tek başına iktidar oldu.

Bunun üzerine CHP lideri Baykal’ın da desteği ile Erdoğan’ın aday olmasını engelleyen yasa maddeleri TBMM’de iki partinin anlaşmasıyla kaldırıldı.

Ancak Cumhurbaşkanı Sezer bu değişikliği “kişiye özel” olduğu gerekçesiyle veto etti. Düzenleme meclise geri döndü.

O dönemki Anayasa gereği değiştirilmeden onaylanırsa Cumhurbaşkanı’nın veto hakkı kalkıyordu.

İki parti yasayı aynen tekrar geçirdiler.

Sezer’in eli kolu bağlandı.

Erdoğan’a adaylık yolu açıldı.

Ancak ufukta bir seçim yoktu. Erdoğan’ın da 4 yıl bekleyecek hali yoktu.

Tek çare bir ilde seçimleri yenilemekti.

AK Parti Siirt milletvekili Mervan Gül istifa etti. Fakat bu yeterli değildi.

AK Parti Yüksek Seçim Kurulu’na başvurdu ve Siirt’te seçimlerde kanunsuzluk yapıldığını öne sürdü.

Bir sandığın kırıldığı, üç sandıkta sandık kurulu oluşturulamamış olduğu iddiası gerekçe oldu ve YSK Siirt seçimini iptal etti.

AK Partili Mervan Gül’ün yanı sıra, CHP’li Ekrem Bilek ve bağımsız Fadıl Akgündüz’ün (Jet Fadıl) milletvekillikleri düştü.

Siirt’te ara seçim değil, “yeniden seçim” yapıldı.

AK Parti bu kez 1 değil, 3 milletvekili çıkardı. Erdoğan da Siirt milletvekili olarak Meclis’e girdi.

Bugün CHP’den kime sorsanız o seçime yol açan desteği vermenin büyük hata olduğunu söyler.

Aynı değilse bile benzer sonuçlara yol açabilecek bir hatayı Erdoğan’dan beklemek de pek akıllıca olmasa gerek.

Tanıdığım Luce

Mircea Lucescu öldü.

Tam da istediği gibi, futboldan kopmadan, neredeyse saha kenarında.

Galatasaray’da 2. başkanlık yaptığım dönemde Lucescu ile çalıştık, kendisini yakından tanıma fırsatı bulduk.

Kendisi benim tanıdığım en düzgün, en beyefendi, en çalışkan ve görev yaptığı kulübün menfaatlerini önde tutan futbol adamıydı diyebilirim.

Buna o gün yönetimde beraber olduğumuz futbol şube sorumlusu yöneticilerimiz Abdurrahim Albayrak ve Özer Saraçoğlu da şahitlik edecektir.

Lucescu’nun görev yaptığı dönem Galatasaray’ın mali açıdan en zor dönemiydi.

Türkiye 2001 krizi ile boğuşuyordu.

Tarihin en büyük kur krizi ile dolar uçup gitmişti.

Gelirler dip seviyedeydi.

Toplam 14 milyon dolarlık bir futbol bütçesi yapabilmiştik.

100 bin dolar ücret alan Victoria, ondan biraz fazla alan Fleurquin, hemen hemen tamamı birkaç yüz bin dolar seviyesinde yıllık sözleşmelerde oynayan bir takım.

En yüksek ücreti alan Ümit Karan’ın aldığı para 400 bin dolar civarındaydı.

Bunun üzerinde bir sözleşmeye imza atan İlhan Mansız’ın sözleşmesinden vazgeçmek ve Beşiktaş’a gitmesine göz yummak zorunda kalmıştık.

Milyon doların üzerinde para alacak olan tek oyuncu Jardel’di.

Lucescu “Jardel’i satın, hem maliyetinden kurtulun hem de satıştan gelecek para ile diğer futbolcuların ödemesini yapabilirsiniz” dedi. Jardelsiz de şampiyon olacağına inanıyordu.

Sattık.

Bu sırada takımın bir diğer önemli parçası Ümit Davala idi.

Milan istiyordu ama takımda alternatifi yoktu.

“Satabilirsiniz” dedi.

Davala’yı da sattık.

Yerine müthiş bir topçu olan ama sakatlığı nedeniyle bir maç var bir maç yok şeklinde oynayan Perez’le devam ettik.

Tüm bunlara rağmen Şampiyonlar Ligi’nde ön elemeyi geçti takım.

Dahası, grup aşamasında hayli zorlu bir gruptan çıkmayı başardık. Hem de Liverpool’un önüne geçerek.

Sezon ortasında Lucescu Antep’te oynayan Batista’yı istedi.

“Batista’yı alın, takımı şampiyon yapayım” dedi.

Celal Doğan’dan Batista’yı almaya giderken yolda Lucescu aradı.

Çok kızgındı.

“Takımın maaşlarını ödeyemiyoruz, siz ne Batista’sı almaya gidiyorsunuz. Batista falan istemiyorum. Çocukların parasını ödeyin” diye bağırıyordu.

Şaşırdık.

Yarım saat önce Batista’yı isteyen adam neler söylüyordu.

Celal Doğan ile anlaşıp Batista’yı aldık.

Haberi duydu. Çok sevindi.

Dayanamayıp “Delirdin mi, alın diyorsun sonra arayıp almayın diye tepiniyorsun. Sonra da aldık diye teşekkür ediyorsun.” diye kızdım.

“Oyuncular yanımdaydı ve öyle yapmam gerekiyordu. Onların parası ödenemezken oyuncu almanıza bozulur, oynamazlardı” dedi.

O takımla Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finalin kapısından döndük ve tek gol averajıyla Barcelona’ya elendik.

Ama yıl sonunda takımı şampiyon yaptı.

Bu arada başkanlık koltuğuna Özhan Canaydın oturmuştu ve yönetimde olmamamıza rağmen Abdürrahim Albayrak ve ben de futbol şubesinde çalışmaya devam ediyorduk.

Lucescu’nun da özverili desteği ile borçlar sıfırlanmış, yüksek faizli banka borçlarını kapatmış, yönetimi Canaydın’a çok az bir piyasa borcu ile devretmiştik.

Kocaeli maçında şampiyonluğumuzu ilan ettik.

İstanbul’a döndük.

Florya’da Özhan Canaydın ile takımın gelmesini beklerken Başkan Canaydın bombayı patlattı.

“Kimseye söyleme Fatih Terim ile anlaştım. Lucescu’yu yarın yolluyorum” dedi.

“Başkan yapma” dedim. “Yaptım bile” dedi.

İnan Kıraç’ın isteği ve desteği ile buna karar verdiğini anladım. “Abi, kulübü batıracaksın” dedim.

Kalktım, kapıya yöneldim.

Ben çıkarken Ali Dürüst, Özer Saraçoğlu ve Burak Elmas içeri giriyordu.

“Girmeyin, asabınız bozulur. Lucescu’yu kovdu. Galiba Terim’i getirecek” dedim.

İnanmadılar.

Lucescu’ya kovulduğu tebliğ edildiğinde hüngür hüngür ağladı.

Hiç beklemiyordu.

Herkes şampiyonluğu kutlarken, bir birkaç Galatasaraylı Lucescu’ya teşekkür ve veda gecesi düzenledik.

Büyük bir sevgi ve coşku ile veda ettik.

Orada da hüngür hüngür ağladı.

O gün bana verdiği ve üzerinde teşekkür ederim diye yazdığı sarı kırmızı atkı hâlâ duruyor.

Galatasaray’ın kovduğu Lucescu ile hemen Beşiktaş anlaştı. Serdar Bilgili çok doğru bir iş yaptı ve Lucescu da Beşiktaş’a 100. yılında bir şampiyonluk hediye etti.

Galatasaray ise Lucescu’nun yerine getirdiği Terim ile peş peşe başarısız sezonlar geçirdi.

Bizim ödediğimiz borçlar yeniden alındı. Kulüp şimdi şimdi zor bela kurtulduğu bir borç batağına saplandı.

Sonunda Canaydın da Terim’i yollamak zorunda kaldı.

Bana sorarsanız o gün Lucescu yollanmasaydı, bugün Galatasaray’ın müzesinde bir Avrupa Kupası daha olabilirdi.

Türk Milli Takımı’nın bugünkü başarısında bile onun başlattığı değişimin izleri var.

Büyük bir futbol adamı, anlayış olarak Rumen’e benzemeyen bir Rumen’di.

Tanıdığım için, birlikte çalıştığım için kendimi hep şanslı hissettim.

Huzur içinde uyusun, toprağı bol olsun!

Ne zaman insan oluruz?

Nereye düşeceğini bilmediğimiz taşı atmadığımız zaman.

***

Fatih Altaylı’nın bu yazısı ilk olarak yazarın kendi web sitesinde yayınlandı.