İzleyicileri müzik tarihinin en hararetli rekabetlerinden birine götüren ve önceki gün prömiyeri yapılan tiyatro yapımına ilişkin düzenlenen basın toplantısında konuşan oyuncu Okan Bayülgen, oyunun hazırlık sürecini ve sahne arkası detaylarını basın mensuplarıyla paylaştı.
Türkiye’deki izleyici profiline değinen Bayülgen, “Özellikle genç seyircide müthiş bir ilgi görüyoruz. Yurt dışına gittiğimizde örnekle bir Almanya tecrübemiz var. Almanya’da birçok şehirde oyunlara gidiyoruz, operaya gidiyoruz genelde hep yaşlı. Yani neredeyse ortalaması 60’a 70’e vurmuş durumda. Yurt dışındaki seyircinin aksine bizde ne kadar güzel ki çok fazla genç var. Ve tam bir yaş skalası görüyoruz oyunlarda.” diye konuştu.
Daha önce sahneledikleri Richard ve Dracula gibi oyunların izlenmesi ve takip edilmesi için bir çaba harcanması gereken felsefi, politik içerikli oyunlar olduklarını ifade eden Bayülgen, “Her zaman bilet satmış olan, insanları evden çıkartarak bir tiyatro salonuna, bir performans alanına getirmiş bütün arkadaşlarımı hep kıskandım. Bizim de şu anda derdimiz seyirciyi hayal kırıklığına uğratmamak.” sözlerini kullandı.
Metinde bulunan Avrupa-Amerika ve kimlik çatışmalarına dikkati çeken Bayülgen, “Metni yönetmenimiz Nihal Usanmaz’la beraber okuduk ve bu müthiş bir oyun dedik. Düşündük, endişelendik fakat içindeki drama, maceraya, iki insanın kapışmasına baktığımız zaman da burada bir kimlik çatışması var, bir Avrupa Amerika çatışması var dedik.” değerlendirmesini yaptı.
Bayülgen, gerçek hayattaki buluşma ile oyunun kurgusu arasındaki farka ilişkin, şöyle konuştu:
“Yazarımız bir tiyatro yazarından beklenmeyecek şekilde çok derin bir araştırma yapıyor. Oturmuşlar 15-20 dakika sürmüş. Buna tanıklık eden garsonun söylediğine göre ‘Ah şuram ağrıyor, buram ağrıyor’ falan filan gibi yaşlılık meselelerinden bahsetmişler. Ama yazar bu buluşmayı nefis bir hale getiriyor. Bunlar eğer gecenin geç bir saatinde orada aynen daha önce gerçekte olduğu gibi karşılaşsalardı ve orada pek kimse olmasaydı, bu olay bir buçuk saat sürseydi, baş başa nasıl yüzleşirlerdi, bunun fantezisini yapıyor.”
“Çok olumlu ve beni ateşleyen bir korkum var”
Oyuncu Celal Kadri Kınoğlu ise hazırlık sürecindeki ruh halini kelimelerle ve felsefeyle olan bağı üzerinden değerlendirerek, şu ifadeleri kullandı:
“Kelimelerle çok uzun zaman geçiriyorum. Özellikle edebiyat ve felsefe çok sevdiğim için esasında bir parça da kavramlarla da beraberim. Bu benim yaşamımın normali zaten. Yani bir oyuncunun lüksü kendisini klasik yaşam koşuşturmasının bayağı dışında, bayağı birkaç yüzyıl öncesinde tutabilmesidir. Böyle çok çok özel bir zevkim var. O yüzden böyle şeylere aşinayım zaten kültür olarak ve neredeyse 1981’den beri böyle yaşıyorum. Klasik müzik, caz, felsefe, edebiyat, ben bunlara batmış bir adamım zaten.”
Oyunculuk tutkusunu besleyen en önemli duygunun korku olduğunu vurgulayan Kınoğlu, “Bunun dışında bu korkudan zevk alıyorum. Çünkü korku benim kendi dünyamın dışında, daha uçlarda heves ettiğim, yaşayamadığım ama yaşamadan da yok olmak istemediğim. Oyuncu olma sebebim de zaten yaşayamadığım hayattan intikam almak. Yani bana benzemeyen bütün o insanları, yani en manyakları, en sıradanları, en çılgınları her gece yaşama zevkim. Bu zevkimden dolayı ve bunu çalışırken yapabileceğimin en iyisini yapmak adına çok olumlu ve beni ateşleyen bir korkum var. O korkumun da geçmesini istemiyorum.” şeklinde konuştu.
Sahnede farklı temsillerde yaşanan değişimi aktaran Kınoğlu, “Son hali en son oyun olacaktır. Her gece o karanlıkta bizim kalbimize yepyeni duygular ve fikirler doğuyor. Bir nokta geliyor biz neredeyse o gün orada yazarı bile aşıyoruz. İşte o gün Karajan ya da Bernstein buluşuyor.” dedi.
“Leonard, Herbert benimle konuşun deyip yazmaya başladım”
Oyunun yazarı Peter Danish, iki şefin bir araya gelmesine şahit olan bir garson ile konuştuktan sonra onların konuştukları yere oturup oyunu yazmaya başladığını belirterek, “Ben köşeye geçtikten sonra bir anda bilgisayarımı çıkarttım, iki yanıma baktım ve ‘Leonard, Herbert benimle konuşun’ deyip yazmaya başladım. Üç saat sonra ilk taslağı bitirmiştim. Hayatlarının öyle bir noktasındalardı ki bir yıl içerisinde ikisi de ölmüş olacaktı. Hayatlarının bu noktasını bilselerdi eğer, en büyük düşmanlarına ne demek isterlerdi, neyi içlerinde tutmamak isterlerdi ve neyi itiraf etmek isterlerdi diye düşündüm. Hikayenin en başında sağlık, sonrasında sanat, siyaset ve oradan el ele çıkmaları üzerine bir tema yazmak ve bu şekilde ilerlemek istedim.” ifadelerini kullandı.
Yönetmen Nihal Usanmaz da hikayeyi okuduğunda çok etkilendiğini, iki şefin kültürlü entelektüel yanlarından çok insani yönlerini düşündüğünü belirterek, “Tek hissettiğim şey, elimde iki tane yaşlı adam var ve kendisi zaten repliğinde diyor ki, ‘Hayatımın en güzel dönemindeyim, kariyerimin doruk noktasındayım, yapabileceğim çok fazla şey var ama artık yaşlandım ve bedenim buna izin vermiyor.’ Gerçek hayatta 15-20 dakika sadece ağrılarından bahsetmişler ve tatlı bir şekilde ayrılmışlar. Aslında gerçek konuşma bu değil, gerçek konuşmayı onlara Peter yaptırmış.” görüşünü paylaştı.
Peter Danish tarafından kaleme alınan ve Sevin Okyay tarafından Türkçeye çevrilen “Devlerin Savaşı”, Kabare Dada ve ONKContent ortak yapımıyla hayata geçirildi.
Avrupa ile Amerika’nın, içten gelen cesaret ile kuralcı disiplinin çarpışması olarak da yorumlanan oyun, iki şefin kıyasıya rekabetini, kıskançlıklarını ve gizli hayranlıklarını etkileyici bir diyalog örgüsüyle sahneye taşıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasının kapanmamış defterlerinin de eklendiği eser, sezon boyunca izleyiciyle buluşmaya devam edecek.
