15 Ocak, İstanbul
Küçük Bebek’te sevdiğim kafedeyim. Benden başka genç bir çift oturuyor bahçedeki masada. Genç kadın adama suistimal edildiği bir ilişkisini neredeyse bağırarak, belki de bütün dünyaya duyurmak isteyerek anlatıyor. Adam konuyu değiştirmek istese dahi, kadın aşk hikâyesine geri dönüyor. “Ben commit etmek istemiyorum,” diyen bir adamın aslında iyi bir insan olduğunu ve ona ‘yaptığı’ hediyelerin ne kadar mükemmel olduğunu anlatıp durdu ve ben bütün hikâyeyi dinledim, aslında dinlemek zorunda kaldım. O kadar üzücü ki. “Beni, takıntı yaptığım adam duymuyorsa, hiç olmazsa birini esir edeyim de o beni dinlesin,” diyen ama bunu dediğini fark etmeyen genç bir kadın. Üstelik öğrenimli, akıllı ve belli bir kültür donanıma sahip olduğu belli bir genç insan..
17 Ocak, İstanbul
Arnavutköy’de her zaman geldiğim Doorstep’teyim. Hafta sonu kalabalığı içinde, içeride bir masada oturuyorum. Karşımda genel yayın yönetmenim İsmet Berkan oturuyor. Onunla ilgili bir şeyler yazdığımı bilmiyor. Biraz evvel tost yedi – o da benim gibi yıllardır zayıflamaya çalışıp başaramayanlardan –, sigarasını sarıp dışarıda içti ve şimdi bir başka Doorstep müdavimiyle kitaplar üzerine muhabbet ediyor. Ben Flu Akademi için bugün çekimini yapacağım son dersi, bilinci çalıştığımı iddia ederek sohbetlerine pek katılmadan sadece dinliyorum. Etrafımın kitap okuyan insanlarla çevrili olması güven veriyor bana.
Bu satırları okuyan birçok insanın yine bana, İsmet Berkan’ın geçmişinden çekip çıkaracakları bir şeyle saldıracaklarını biliyorum. Oysa keşke şunu akıllarına getirebilseler: “İlk taşı aranızdaki en günahsız olan atsın!” Ben kendi içimdeki bataklığın farkındayım ve herkese, naçizane, kendi bataklıklarına sırtlarını dönmemelerini tavsiye ederim.
Freud’un baldızıyla ilişkisini anlatan psikanalitik ya da daseinanalitik temelli bir roman ya da en azından bir novella yazabilmek ne kadar da güzel olurdu. Bu yaşa geldim hâlâ çalışmak zorunda olmanın acısını çekiyorum. Üretebilme olasılığım olan şeyleri üretmek için zamanım ve enerjim kalmıyor. Bazı şeyleri göze almak gerekiyor ve benim bunu göze alabilmem o kadar da kolay değil.
İsmet, Russell’la ilgili bir anektod anlatıyor, ben biramdan bir yudum alıp gülümsüyorum.
Roman Freud’un Fliess’e yazdığı bir mektuptan şu cümleyle başlar: “Ben artık ölü bir erkeğim. Martha’yla cinsel hayatımıza son vermeye karar verdik.” Freud ateist bir Yahudi olmasına rağmen, Yahudilik kurallarına uygun bir hayat yaşar. Cinsellik ilişki yaşarken korunmaz. Bu da 10 yılda altı çocuk sahibi olmalarına neden oldu. Bu nedenle, yedinci çocuk olmaması için cinsellikten vazgeçmek zorunda kaldılar. O günlerde, tesadüf Martha’nın kız kardeşini onların evine gönderir ve bir tutku birlikteliği filizlenir yavaş yavaş ve zorunlu olarak. Yazmak için zamanım olsaydı keşke..
20 Ocak, İstanbul
Sabah Flu Akademideki son dersin çekimi için FluTV’ye gidecektim – çünkü iki gün önce onların işlerinin uzaması nedeniyle gerçekleşmedi çekim. Ama İlker’le iletişim hatası yaşadığımız için sabahın erken saatlerinde Doorstep’teki mutat yerimde oturmuş günlük notlarımı alıyorum. Eylül Doorstep’i odağına aldığı çok hoş bir kapak çizdi ‘Günler 2025’e. Köpeklerin masalarda oturduğu, insanların onların yerine etrafta dolaştığı bir illüstrasyon. ‘Hayvanlar Çiftliği’ kapağı gibi de biraz ve günümüz dünyasına da oldukça uygun bir kapak oldu. Bunu düşünerek ve bilerek mi çizdi bilmiyorum, sormam lazım ama farkında olmadan çizdiyse de dünyanın ahvalini çok iyi sezdiği anlamına gelir bu.
Dünya Türkiye’ye döndü. Bu ülkede bizlerin önüne bir kemik atılır oyalanalım diye. Günlerce kemirip dururuz onu. Şimdi Trump da Avrupa’ya aynı muameleyi yapıyor. Grönland kemiğini kemirip duruyor zavallı, müflis ve yaşlı Avrupa. Konuşanlara bakarsanız, birkaç istisna dışında hemen hepsi 70’li yaşlarında politikacılar mızıldanıp duruyor. Aklını kullanmakta zorlanmaya başlayanların yönettiği ya da yönettiğini sandığı bir dünyaya mahkûm ettiler bizi. Herkesin dilinde insan hakları, demokrasi, eşitlik vb. klişeler. Söyleyebilecekleri gerçek düşünceleri olmadığı için sarıldıkları zırvalıklarla kendilerini tatmin edip duruyorlar. Bizim televizyonlarımızdaki açık oturumlardaki zavallılıkların benzerleri, hatta daha fecileri. Ciddi ciddi laf ebeliği yapan ve ne dediğini hiç kimsenin umursamadığı acınası bir kalabalık. Batı uygarlığının dekadansı derken Nietzsche 1800’lerin sonlarında, tam da bu kavramların Batı uygarlığını çökertecek dünya görüşünün temelini oluşturduğunu söylemekte ne kadar haklıymış. Yeniden Kant ve Nietzsche okumanın tam zamanı..
Günün süsü Oktay Rifat’tan olsun: Yalnızlık gittiğin yoldan gelir.
