10 Şubat, İstanbul 

Hikmet’in yeni kitabını aldım dün. ‘Bu Dünyada Olmak’. Devam polisiyesi. Hayatındaki değişiklik onu çok üretken kıldı ve dostumla gurur duyuyorum. Darısı da başıma diyorum. 

Hava şubat oldu bugün. Soğuk ve rüzgârlı, sabahı sahipsiz bırakacak kadar. Bütün gece panjurlar gıcırdayıp durdu ve uykumdan uyandırdı beni. Kalkıp kapatmaya o kadar üşendim ki, bıraktım uykumdan olayım. Kendimi İstanbul’un işgal günlerinde, umutsuz direniş zamanlarında uykusu kaçan korkak bir devlet memuru gibi hissetmeye bıraktım kendimi. 

Bugün yine, yeniden erken başladım hayata. İyi de oldu. Günlerdir dokuz buçuklara kadar uyuyorum ve hayatı kaçırıyorum. Bu sabah saat yedide zorla kazıdım kendimi yataktan, duşumu aldım, veterinerden dün gelen Memati’nin bütün şikayetlerini haklı bularak biraz onunla sohbet ettim, sonra da ilk kahvemi içmek için Doorstep’e indim. 

Çalışan gençler hiç müşteri olmadığı kendi müziklerini açmışlardı, bilmediğim Türkçe bir şarkı çalıyorlardı. Ben geldim diye değiştirdiler hemen; toparlandılar, rahatsız ettim yani onları. Her sabahki ‘jazz’ listesini açtılar. Demek, o kadar da isteyerek dinlemiyorlar bu listeyi. Ya da bıktılar o kadar zaman sonra, kim bilir? 

Bu ay sonunda ‘Günler’ çıkacak. Peki ben niye o kadar da sevinemiyorum? Biliyorum aslında; baştan sona çalışarak ürettiğim bir kitap çıkarmayalı çok zaman oldu. Şu tezime odaklanıp onu doğurmalı artık ki, ne yapacaksam yapayım. 

“Uzayıp giden sokak araları hayatın,” demiş ya şairin teki. Tam öyle işte. 

Bu akşam Levent’le yalnızlığı konuşacağız Soho’da. Ben yalnızlığa bir güzelleme yapmak istiyorum. Bu akşam canım hüzün, hatta melankoli istiyor. Yaşlanmanın zorunlu bir yalnızlık olduğunu söylemek istiyorum, kabullenip insanın kendini çalışmaya verdiği bir tekbaşınalık zamanı. Son durağı hayatın. Bir süre gezebilmek istiyorum. Tek başıma, kafelere, restoranlara, müzelere ve kütüphanelere uğradığım uzun bir seyahat. Avrupa dışında bir yer istemiyorum. Japonya ya da Amerika’nın uzak köşeleri değil istediğim. 

14 Şubat, İstanbul Havalimanı

Paris’e gidiyorum. Sonra Berlin. Yine en sevdiğim yerdeyim. Bir havaalanı barında bira içiyorum. İnsanlar varlar ve yoklar. Geliyorlar ve gidiyorlar. Tek başına olmadan yalnız olabilme lüksünü yaşıyorum havaalanlarında. Yanıma üç polisiye roman aldım. Bunun yanında Berlin’de alacağım ve aldığım kitaplar beni bekliyor. Evle ilgili de alışveriş yapmamız lazım Yağmur’la.  

Zamanın gürültüyle geçtiği vakitler.

17 Şubat, Berlin

Birkaç gündür Berlin’deyim. Hareketli vakitler, Berlin’de olmama rağmen. Çünkü Levent de burada. Onun olduğu yerde sükûnet oldukça zor. Gündüz bir yerlere gitmek, akşam bir yerlerde yemek yemek ve ardından bir yerlerde içki içmek.. Kötü değil ama çok yorucu. 

Günler basıldı. Ama Berlin’de olduğum için kitabımı elime alamıyorum. Bir hafta daha beklemem lazım bunun için. 

18 Şubat, Berlin

Seanslarımı erken bitirdim. Şimdi yapmanın hiç zevkli olmadığı ama yapılması gereken işler. Temizlik yapacak birilerini bulmak, evdeki aydınlatma sorununu çözmek, bankaya gitmek, mali müşavirle toplantı ayarlamak vs. 

Sanırım sosyal medyayla bütün bağımı koparacağım. Instagram’dan da çıkmayı düşünüyorum. Twitter’dan çıktım ve hiçbir eksiklik yok hayatımda. Kitaplarım, yazılarım, hastalarım ve ben. 

19 Şubat, Berlin

Buraya küçük notlar bile almak istemediğim günlerden biri bugün. ‘Zeit’ gazetesi günü, perşembe. Yine Epstein, yine Avrupa’nın Amerika karşısındaki çaresizliği. Almanya’daki gündem bu. Berlinale protesto ediliyor, çünkü Wim Wenders İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım hakkında tek kelime etmek istemedi. Önemli olan burada sinema sanatı demeye getirdi ve bir yönetmen de sinema gerçekten o kadar önemli olabilir mi bu yaşananların yanında diye önemli bir soru sordu.  

Ben Cafe Fleury’de aynı yerde oturuyorum. Aynı Alman da aynı yerde oturuyor. Birbirimize başımızı eğerek selam veriyoruz. Levent olsaydı, “Hey Bro!” diye başlardı daha üç gün önce. 

Hackescher Markt’ta 1840 adında tipik bir Alman ‘Kneipe’sindeyiz – bistro denebilir sanırım. Adından da anlaşılabileceği gibi 1840 yılında açılmış. Koyu ahşap masalar, sandalyeler. 19. yüzyılın tipik Almanya’sı. Dışarıda soğuk ama güneşli bir hava var.  

20 Şubat, Berlin

Ich bin ein Berliner. Ve Berlinli gibi devam edeyim o zaman; hava -6o. Dışarı çıkıp kısa bir yürüyüş yapmak ve bir kahve içmek bile zor geliyor bu havada. Bir de bugün sanki İstanbul’daymışım gibi yoğun bir seans temposu içinde olacağım. Sanırım çay demlemeli ve günü en az yorgunlukla bitirebilmenin yolunu bulmalıyım. 

Bir şehre, bir eve yerleşmek ne kadar zor. Zaman geçtikçe bunu daha iyi anlıyorum. Belki biraz da benim sıkıcı bulduğum işleri erteleme huyumun bir katkısı var olmayan, bir türlü oturmayan şeylerde ama yine de zor. Belki yaşla da ilgilidir. Yaşı ilerledikçe insanın, bir sürü şey için acele ederken bazı şeylerde de hiç acele etmiyor; tuhaf. 

Doğu Alman polisiyesi okumaya başladım. Doğu Berlin’de geçen. 

Günün süsü Murathan Mungan’dan olsun bugün: Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek / Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.