12 Mart, Arnavutköy
Burada yazdıklarımdan insanlar mutsuz olduğum sonucunu çıkarıyorlarmış. Bu minvalde birkaç geri bildirim aldım. Oysa ben dünyayla ilgili memnuniyetsizliğimi belirtmeye çalışıyorum sadece. Başka değil. Ben, kendinden memnun, huzurlu bir adamım.
Doorstep’teyim. Akşamın altı olma halleri. İçeride çok az müşteri var. Hasan mayıs ayında yapacağı tadilatla ilgili notlar alıyor, müzik günün bu saatine uygun mu bilmediğim bir türde. Dışarıdaki masalar dolu. İçerisi loş, neredeyse karanlık. Kahve kokusu burun deliklerimden beynime nüfus ediyor sanki. Rahatlatan, iyi gelen, insanı evinde ve battaniye altında hissettiren huzur veren bir etkisi var. Ben votkagreyfurtumu yudumluyorum. Çalışanlar dükkânın sakinliğinden oldukça memnun gözüküyor.
Biraz evvel yazdıklarımı yalanlar gibi, içimi bir hüzün kapladı. Hüzün de değil, üzüntü sanki. Bana ne olduğunu, beni neyin üzdüğünü ve insanlardan uzaklaştırdığını bulmak zorundayım. Belki doğrudan eve gitmeli ve insanlardan uzak kalmalıyım. Sanki telaşlıyım. Ama nereye ne yetiştireceğim konusunda hiçbir fikrim yok. Belki de kendime geç kaldım, bilmiyorum ki. Artık tezimden söz bile etmiyorum. Oysa bitirilmeyi bekliyor. Benim onu yazmamı bekliyor.
Conrad’ın ‘Batılı Gözler Altında’sından sonra yine beni içine alacak ve bırakmak istemeyecek bir roman bulmam lazım. Belki başka bir Conrad romanı, kim bilir. Evde beni bekleyen dört ya da beş okunmamış Conrad var. Cansever’in dediği gibi, “çıkmalı, birine filan uğramalı.” Bir romana, belki onun aracılığıyla bir yazara.
Orhan Pamuk’un romanlarında olmayan şey şu olabilir mi: Onun yazdıkları aracılığıyla yazarın kendisine gitmek mümkün değil. O bu kapıyı bile isteye kapatıyor. Kendisini gizlemek için romanlarının arkasına saklanıyor sanki. İçine değil arkasına. Bir romanın içinde yazarını aramak kadar haz veren çok şey biliyorum bu hayatta. Buna rağmen en sevdiğim yazarlardan biri Orhan Pamuk. Onun bu tercihine saygı duymak dışında yapabileceğim bir şey yok.
14 Mart, Arnavutköy
Dün Çiğdem’in doğum günüydü. Soho House’da Levent, Özlem, Çiğdem, ben yemek yedik. Özlem’in iki gün önceki doğum günüyle birlikte Çiğdem’inkini de kutladık. Güzel yemekler, lezzetli şarap ve kokteyller. Hayatın, dünyanın başka yerlerinde yaşanan felaketlere rağmen devam etmek zorunda olması. Utanmakla kendini kandırmak arasında gidip gelen zihnim.
İlber Ortaylı’nın ölmüş olması hiç beklemediğim kadar üzdü beni. Söylediği her şeye katılmasam da bu kadar derin bir bilgi hazinesi ve bildiklerini bu kadar çekici bir şekilde aktarabilen bir bilim insanının ölmesi, onu kişisel olarak tanımamış olsam da çok etkiledi beni. Herkesin İlber Ortaylı’yla bir tanışıklığı olduğunu gösterme yarışı içinde olması da ayrıca rahatsız edici. Oysa birlikte çekilmiş fotoğraflarını koymadan da onunla ilgili düşüncelerini paylaşabilir insanlar.
Bugün saat 14.00’te İlker’le ‘Kolektif House Levent’te bir söyleşimiz var: “Mutsuzluk, Yalnızlık ve Diğer Saçma Şeyler”. Eğleneceğimiz garanti.
Evet, eğlendik. İlker’in olduğu bir söyleşide iyi vakit geçirmemek mümkün değil. Ama sonrasında oturup birkaç tanışla bir şeyler atıştırmak için oturduğumuz bir masada, yıllardır defalarca tanık olduğum beyaz Türk ukalalığına tahammül edemedim ve bile isteye ortamın gerilmesine neden oldum. Artık insanların kendilerini belli bir yerde görüp kendileriyle aynı görüşte olmayan insanları küçümsemesine, aşağılamasına ve alay etmesine tahammül edemiyorum, etmek de istemiyorum. Herkese anlayışlı olmak artık yapmaktan çok sıkıldığım bir şey.
Biraz evvel İoanna Hoca aradı. Jürgen Habermas ölmüş. Almanya’nın en önemli düşünürüydü Habermas. Bugün öldüğünde 96 yaşındaydı. İoanna Hoca, cenazesi sırasında orada olmamı ve Türkiye Felsefe Kurumu’nu temsil etmemi istedi benden. Bu üzüntüyü ve onuru bir arada yaşamak çok tuhaf hissetmeme neden oldu. Ben, birkaç saat evvel solculara zavallı diyen bir kendini bilmezle tartışırken Habermas hayata gözlerini yumuyormuş. Ne garip bir şey, yaşamak ve ölmek!
Günün süsü Oktay Rifat’tan olsun bugün: Her sabah bir sözcük oturtuyor boşalttığı yere, / sözcüklere bırakıyor yavaş yavaş yerini.
