Yazılı tek bir sayfa bile bırakmadı ardında Sokrates. Belli bir Sokratesçi felsefeden söz etmek de mümkün değildir alında. Bu şartlar altında nasıl oldu da tüm zamanların en önemli filozoflarından biri oldu? Elbette bütün diyaloglarında hocası Sokrates’i konuşturan Platon sayesinde. 

Bir yanda Pythagoras gibi kendi düşüncesini yaymak istemeyen, ezoterik ve dogmatik felsefe yapan bir agrafi söz konusuydu, öte yanda Sokrates’in başını çektiği, yazının sözlü diyaloğun yerini almak açısından yetersiz olduğuna inanan diyalektik bir agrafi. Sokrates kendini bir hoca olarak görmezdi ama onun hakkında ve onun felsefi düşünceleri hakkında yazan öğrencileri oldu. Yazmamış olması nedeniyle ve sayesinde, geleneksel olana kıyasla yenilikçi bir edebi tür olan felsefi diyaloğun gelişmesini sağladı; logoi sokratikoi. Oxford’da, Bodleian Kütüphanesi’nde muhafaza edilen Orta çağa ait el falı konulu kısa bir inceleme yazısının bir taslağında, Sokrates’le ilgili ünlü bir paradoks vardır. İsimler ironi amaçlı bir yer değiştirmeye uğratılmış ve Sokrates, Platon’un dikte ettiklerini yazarken gösterilmiştir.

O yazmak değil, doğrudan insana ulaşmak istemiştir. İşin teorisini yapmak değil, pratikte insanlara yardım etmek, onların hayatlarını kendilerine, ergonlarına uygun bir şekilde geçirmelerine, yani mutlu olmalarına destek olmak istemiştir. Bu anlamda psikoterapinin kurucusu bile kabul edilebilir. Onun bugünkü bizlerden, terapistlerden en önemli farklı, bizim rahat ofislerimizde, rahat berjer koltuklarımızda oturup insanların bize ulaşmasını beklerken onun agoraya çıkıp neredeyse insanların yakasına yapışması ve onları sarsmayı, kızdırmayı göze almasıdır. Para alıyor oduğumuzu da düşünürsek, sanırım bizler, Sokrates’ten ziyade, o sevilmeyen sofistlere daha yakınız. 

Paranın devreye giriyor olması her şeyi değiştiriyor çünkü. Para, birçok psikoterapisti bir toplum polisine dönüştürüyor. Kişinin kendi değerleri ve Sokratesçi bir terim kullanırsak, ergonuna uygun bir hayat yaşaması için onlara destek olmak yerine, onların toplum kurallarına nasıl uyum sağlayacaklarını öğretiyor birçok psikoterapist. Bir insana yardım etmenin en önemli koşulu otantik bir ilişki kurmakken, paranın terapist ve danışan arasında duruyor olması işi zorlaştırıyor. Danışanın terapistinin dürüstlüğüne, samimiyetine inanabilmesini engelleyebiliyor. Düzenin devamı açısından baktığımızda, danışanlarımızın, hastalarımızın uyum sağlayabilmeleri, işlevselliklerini koruyabilmeleri çok önemli çünkü. İşlevselliklerini korusunlar ki, yarın işe gidebilsinler ve tüketime katkıda bulunabilmek için para kazanmaya devam edebilsinler.

Oysa Sokrates dalıyor agoraya, yapışıyor birinin yakasına ve sarsıyor onu. Bütün inandıkları, doğru bildikleri, gerçekliğinden milim şüphe etmedikleri inançlarını yerle bir ediyor. Bırakın bunun için para almayı, bazen şiddete maruz kalmayı bile göze alıyor. Bu anlamda biz psikoterapistler sanırım iğneyi kendimize batırmaya cesaret etmeliyiz.

Ayrıca psikoterapinin günümüzdeki en büyük ayıbı antik Yunan’ın yaşama sanatını, ben zanaat demeyi tercih ediyorum, suistimal etmeleridir. Klişe cümleler, özlü sözler halinde, bağlamından koparıp yaşama sanatının erdem ve etik kısmını bir kenara koyuyor, yalnızca haz kısmını gündeme getirerek, günümüz eller havaya kültürünün ortaya çıkmasına, sözüm ona bilimsel bir yolla katkıda bulunuyorlar.

Sokrates’in MÖ V. yüzyılda karşılaştığı zorluk günümüz için de geçerli. Etik eğitiminin nasıl olacağı. O dönem eğitim okuma yazma öğrenme, hesap yapma ve beden eğitiminden ibaretti. İyi ve kötünün öğrenilmesi söz konusu değildi. Bugün de benzer ama başka bir sorunla karşı karşıyayız. Yaşanan aşırı kutuplaşma nedeniyle neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda toplumsal bir uzlaşmanın mümkün olmadığını görüyoruz. Akrasia, ahlâki zayıflık nedir, herkes başka türlü tanımlar yapıyor. Sokrates için önemli olanlar, cesaret, adalet, ölçülülük ve kutsallıktı. Bizim için ne, ben bilmiyorum.

Ben Sokrates’in de safça, insanın içinde yalnızca iyinin olduğunu düşündüğüne inanmıyorum. O bir ahlâk felsefesi kurmaya çalışıyordu sonuçta. Ahlâk felsefesi kurma ihtiyacı ahlâkın olmaması nedeniyle ortaya çıkar. Kendi içindeki daimona benzer bir sorumluluk duygusu, vicdani duygular ekmeye çalışıyordu insanların ruhuna. Yunan eğitiminde olmayan şeyi. Anne babalar da yapmıyordu bunu o dönem. Sokrates çok yeni bir şeyin peşindeydi. Çünkü demokrasi paradoksal bir durum yaratıyordu. Vatandaşlar belli bir ahlâka sahip olmadığında, demokrasi hızla totaliter bir yönetim şekline dönüşebiliyor, tiranlıktan daha zalim uygulamalara zemin hazırlayabiliyordu. Bireysel ve toplumsal daimonlar da demokrasi olmadan gelişemiyordu maalesef. Bu paradoksal durumu aşabilecek bir yöntem bugün dahi yok. Tanrılar, dinler vs. bunu başaramadı. İdeolojiler de. Komünizm bile…

Ölçülü, iyi, kendi ergonuma uygun yaşayabilmem içimizde Sokrates’in oluşması için uğraş verdiği daimonun sesine kulak vermemle, hybristen, kibir ve densizlikten uzak durmamla mümkün olacak, anladık bunu. Ama ya toplumsal yapı, anne babamın inançları ve hayata bakışı buna izin vermiyorsa? O zaman kakadaimonun, kötü ruhun esiri mi olacağım?

Devam edecek