Sokrates konuştuğu kişilere sürekli sorular sorar, bıktırırcasına. Karşılarındaki kişiler, güvenle iddia ettikleri şeyleri gerçekten biliyorlar mı, bunu anlamaya çalışır; daha doğrusu onları bildiklerini zannettikleri şeylerle ilgili o kadar da emin olmamaları için şüpheye düşmelerini sağlamaya çalışır. Sokrates’in araştırmaları ti estiyle başlar, bu nedir sorusuyla.
Delphie’li kâhinin kehaneti, yani Atina’da ondan daha bilge kimsenin olmadığını söylemesi, ona göre şu anlama gelir: Sokrates bilge olmadığının bilincindedir. Kehanetin asıl söylediği, Sokrates’e göre, kimsenin bilge olmadığıdır. Tanrı böylece en önemli şeylerle ilgili kimsenin yeterli bilgiye sahip olmadığını söylemeye çalışmaktadır. İnsanların kendilerine gelmelerini, kendilerini bilmelerini ister Sokrates. Sokrates’in durumu, docta ignorantiadır, öğrenilmiş cehalet. Bilge olmayan ama bilge olmadığını da bilen birinin cehaleti. İnsani bilgelik, yani insani bilginin ilahi bilginin yanında hiçbir değerinin olmadığının bilincinde olma hali. Tabii ki Sokrates hiçbir şey bilmiyor değildir, aksine çok şey bilir. Hellenizim ve Roma döneminde Sokrates’in bu tavrı bir klişeye dönüşür, bilmediğini bilme şeklinde paradoksal bir ifade olarak özetlenir ama antik çağa ait kaynakların hiçbirinde bu kalıp bir ifadeye rastlanmaz.
Sokrates’in amacı karşısındaki kişiyi iddia ettiği şeyi sorgulamaya yönlendirebilmektir. Bunun için öncelikle elenkhos yöntemini, iddianın aksini ispat etmek için yapılan çapraz sorgulama yöntemini kullanır. Aslında amacı iddianın yanlışlığını ispatlamak değil, karşısındaki kişinin söylediği şeyin ne olduğunu bilip bilmediğini anlamak, onun bu konudaki bilgisinin gerçekliğini, içeriğinden haberdar olup olmadığını, bildiğini düşündüğü şeyi gerçekten bilip bilmediğini öğrenmektir. Kişi bildiğini sandığı şeyleri bilmiyor da olabilir çünkü. Yani Sokrates’in amacı karşısındakini yalancı durumuna düşürmek değil, belki de klişeler, önyargılar vs. nedeniyle bildiğini sandığı şeyin aslında bildiği şey olmayabileceğini de göstermektir. Karşısındaki kişiye bahsettiği konu hakkında, “bu nedir?” ti esti, diye sorduğunda ve karşısındaki sahip olduğunu sandığı bilgiden kuşkuya, aporia, düştüğünde başka türlü bir sorgulama başlama olanağı doğar.
Aporia, Sokrates’in karşısındakini kasıtlı olarak içine soktuğu mental bir kafa karışıklığı halidir. Modern psikoterapi sürecinin Sokrates’in yaptığından en önemli farkı da budur. Terapiye hasta / danışan belli bir aporia nedeniyle yaşadığı çaresizlik duygusu sonrasında gelir. Terapi süreci, başka aporia hallerinin ortaya çıkmasına yol açıp kişinin kendisine zarar veren inançlarından vazgeçebilmesini sağlayarak belli bir değişim yaratıyor olsa da, ilk başvuru nedeni herhangi başka bir, büyük olasılıkla da terapinin ileriki safhalarında pek de önemli olmadığı fark edilen, aporia halidir.
Bu elenkhos sürecinde Sokrates’in en çok kullandığı retorik tekniği ironi, eironeiadır. İroni bizim terapide de en çok kullandığımız yöntemlerden biridir ama bunu hiçbir zaman Sokrates gibi hoyratça yapmayız. İki sebeple; hem Sokrates’in başına geldiği gibi zaman zaman karşımızdaki kimseden dayak yemeği, hem de karşımızdaki kişinin başvurduğumuz ironik yöntem nedeniyle terapiyi sonlandırmasını istemeyiz.
İroninin karşımızdaki insanın işine yaramasının önkoşulu, onun bize mutlak bir güven duygusu geliştirmiş olmasıdır. Bu da terapinin hemen başında olmaz. İroni bize acı veren herhangi bir durumla duygusal olarak daha rahat başa çıkabilme olanağı verir ama birinin bizimle alay ediyor olması da pek isteyebileceğimiz bir durum değildir elbette. Otantik, sevgi ve güvene dayalı bir ilişki kurulduktan sonra birlikte başvurulan ironi iyileştirici bir rol oynar ancak. Diğeri bizi Sokrates gibi çevresi tarafından pek sevilmeyen, üstelik çekinilen bir insan durumuna düşürür.
Sokrates’in doğa felsefesinden vazgeçmesini ve ahlâk felsefesinin peşine düşmesini, birçok felsefe tarihçisi Sokrates’in, doğayı anlamanın yolunun insanı anlamaktan geçtiğine inanması olarak açıklıyor. Bence Sokrates ateistti ya da dinlerle hiç de ilgili değildi ve ilgisinin doğa ve evrenden uzaklaşması tamamen buna bağlıydı. O dönemde doğa ya da evrenle ilgili kuracağınız tek bir cümle bile tanrılar işin içine katılmadan edilemezdi. Sokrates bu tehlikeli mecradan uzak kaldığı halde tanrıtanımazlıkla suçlanmıştı. Doğrudan bu konuda konuşsaydı insanlarla, sanırım baldıran zehrini içmek için 70 yaşını beklemesi gerekmeyecekti.
Ayrıca idam cezası meselesini bir kenara bırakırsak, Sokrates’e yöneltilen suçlamaların hepsi doğrudur. Kimseye hiçbir zararı dokunmamış bir devrimcidir Sokrates, döneminin Deniz Gezmiş’i olmak istemiştir belki ama yalnızca bir küçük burjuva sosyalistidir. Konformizminden vazgeçmeyen ama devrimci düşüncelerini dile getirmekten de kendini alamayan. Peki neden? Buna daha sonra geleceğiz.
Devam edecek
