Londra’da, İngiltere Parlamentosu’nun Westminster’daki tarihi binasına kaç kez girdiğimi hatırlamıyorum. Her ziyaretimde aynı hissi taşıyorum: hayranlık. Pek çok bölümünde fotoğraf çekmek yasak; ancak bu durum, tarihi koridorlarda ilerlerken gördüğüm her ayrıntıyı zihinsel bir kayıt altına alma refleksimi daha da güçlendiriyor.
Bu kez, Küresel Gazeteciler Konseyi (KGK) İngiltere Temsilcisi Vatan Öz’ün ev sahipliğinde; KGK Başkanı Mehmet Ali Dim’in de yer aldığı bir organizasyon kapsamında çeşitli temaslarda bulunmak üzere Westminster’daydık. Bu çerçevede, Lordlar Kamarası’nın deneyimli isimlerinden Lord Qurban Hussain ile görüşme fırsatı buldum.
Pakistan kökenli, Türkiye dostu ve yaşam boyu “Lord” unvanına sahip olan Hussain; David Cameron–Nick Clegg koalisyonu döneminde, dönemin Başbakan Yardımcısı Nick Clegg’in etnik toplumlar danışmanı olarak görev yapmış bir isim. Entegrasyon politikalarının yalnızca teorisini değil, pratiğini de bizzat yaşamış bir siyasetçi.
Lordlar Kamarası Nedir?
İngiltere Parlamentosu iki kanattan oluşur: Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası. Lordlar Kamarası, seçilmiş milletvekillerinden değil; alanında uzman, yaşam boyu atanmış lordlar, hukukçular, akademisyenler ve dini liderlerden oluşur. Bu yapı, yasaların günlük siyasi dalgalanmalardan arındırılarak; uzun vadeli toplumsal, etik ve hukuki etkileri gözetilerek ele alınmasını amaçlar. Yasaların ayrıntılı biçimde incelenmesinde, hükümetin icraatlarının denetlenmesinde ve kamu politikalarının değerlendirilmesinde önemli bir rol üstlenir.
İslamofobi ve İngiltere
Görüşmemiz, günlük siyasetin ötesine geçen; uzun vadeli toplumsal etkilerin ele alındığı samimi bir atmosferde gerçekleşti.
Sohbet sırasında Lord Hussain’in paylaştığı tarihsel bir örnek beni gerçekten şaşırttı. Bundan yaklaşık 50 yıl önce İngiltere’de kız çocuklarının başörtüsü ile okullara alınmadığını; hatta mini etek giymeye zorlandıklarını anlattı. Bugün “doğal hak” olarak görülen pek çok uygulamanın, aslında ne kadar sancılı süreçlerden geçerek hayata geçtiğini bir kez daha fark ettim.
Lord Hussain’e, Müslüman toplumun İngiltere’de bugün ulaştığı noktayı hangi dinamiklere borçlu olduğunu ve bu deneyimin diğer Avrupa ülkeleri için hangi açılardan örnek teşkil edebileceğini sordum.
Yanıtı, tek bir yasa ya da politika başlığına indirgenemeyecek kadar kapsamlıydı. Hussain’e göre İngiltere’nin en kritik farkı, Müslüman toplumu ignorance — yani görmezden gelme refleksiyle ele almamış olması.
Entegrasyon, bir sorun ya da geçici bir kriz olarak değil; toplumun doğal bir ihtiyacı olarak tanımlanmış. Bu yaklaşımın merkezinde ise üç temel kavram yer alıyor: Participation (katılım), balance (denge) ve respect (saygı).
Katılım ve Denge
Hussain’in özellikle altını çizdiği nokta şuydu:
Müslüman toplumun eğitimde, siyasette, iş dünyasında ve kamusal alanda güçlenmesi teşvik edilirken; bu kazanımların toplumun geneli için de fayda üretmesi temel ilke olarak benimsenmiş.
Yani entegrasyon, yalnızca bir grubun hak elde etmesi üzerinden değil; toplumsal dengeyi koruyan, karşılıklı sorumluluk üreten bir model olarak ele alınmış. Bu yaklaşım, “ayrıcalık” algısının oluşmasını da büyük ölçüde engellemiş.
Hussain’e göre İngiltere’de İslamofobinin tamamen ortadan kalkmamasına rağmen, pek çok Avrupa ülkesine kıyasla daha yönetilebilir bir seviyede kalmasının temel nedeni de tam olarak bu denge.
Lordlar Kamarası’ndan Güncel Bir Tartışma
Bu temaslar sırasında, Lordlar Kamarası’nın o günkü oturumlarının bir bölümünü izleme fırsatı da buldum. Gündemde, ölümcül hastalığı bulunan bireylerin yaşamlarını sonlandırma hakkına ilişkin, yoğun ve çok katmanlı bir tartışma yer alıyordu.
Etik, hukuk ve insan onuru ekseninde ele alınan bu başlık, kısa vadeli siyasi reflekslerle değil; toplumun geleceğini ilgilendiren bir sorumluluk alanı olarak değerlendiriliyordu. Görünen o ki bu mesele, önümüzdeki dönemde de İngiltere siyasetinin en hassas ve uzun soluklu tartışma başlıklarından biri olmaya devam edecek.
Sessiz Ama Kalıcı Bir Model
Westminster’daki bu temaslar, bana bir kez daha şunu düşündürdü:
Güçlü demokrasiler, farklılıkları bastırarak değil; onları sistemin içine alacak cesareti göstererek ayakta kalıyor.
İngiltere’nin entegrasyon deneyimi, yüksek sesli söylemlerden çok; uzun vadeli düşünce, kurumsal sabır ve katılımcı bir toplumsal sözleşme üzerine kurulu. Belki de bu nedenle en etkili yanı, sessiz ama kalıcı olması.
