Olay yeri, Mayfair.

Londra’nın en şık, en pahalı semtlerinden biri.

Anlatacağım şey, geçtiğimiz haftalarda Annabel’s adlı özel bir kulüpte yaşanıyor.

Duyduğumda inanamadım.

“Yok artık, bu zamanda olur mu böyle şey?” dedim.

Ama olmuş.

Hatta tam da bu zamanda oluyor!

Bir kadınla bir erkek date’e çıkıyor.

Kulübün çatı katında oturuyorlar.

Erkek 63 yaşında, kadın daha genç.

Spicy Margarita içiyorlar .

Kadın bir ara tuvalete gitmek için kalkıyor.

Kadın gider gitmez, adam cebinden çıkardığı bir pipetle, kadının içkisine uyuşturucu damlatıyor.

Şaka gibi değil mi?

Hayır, gerçek!

Eskiden anlatılan tecavüzcü hikayeleri gibi…

Hani büyüklerimizin yıllar önce bizi uyarmak için söylediği:

“Sakın açık içki içme.”

“Gazozunu senin önünde açsınlar.”

“Ne içtiğine dikkat et.”

Biz de “Tamam tamam” der geçerdik.

Onları evhamlı bulurduk.

Hatta, geri kafalı.

Yıllar geçti.

Ve bugün…

Aynı hikayeler karşımızda.

Hem de Mayfair’de.

Hem de en pahalı kulüpte.

Ne yazık ki, dünya korkunç bir yer oldu.

Allah’tan bu hikayede saf kötülük kazanmıyor.

Garsonlar, kadın yokken adamın yaptığı şeyi fark ediyor. Müdahale ediyorlar.

Kadının o içkiyi içmesini engelliyorlar.

Ve adamın planı bozuluyor.

Adamın adı Vikas Nath.

63 yaşında.

Varlıklı.

Başarılı.

Londra ve İspanya’da Michelin yıldızlı restoranların sahibi.

Hani şu “Yok ya, yapmış olamaz” denilen tiplerden.

Ama yapıyor.

Çıktığı kadının içkisine GBL koyuyor.

Yani “date rape drug.”

Neden?

Muhtemelen kadının onunla sevişmeyeceğini düşündüğü için…

Aklından geçen şu:

“İstemezse istemesin, ben onu etkisiz hale getiririm.”

Bu, bir anlık hata değil.

Bir kontrol kaybı hiç değil.

Bu, bilinçli kötülük.

Tasarlanmış bir kötülük.

Çünkü yanında getirdiği bir madde var.

Daha önce yaptı mı bilinmiyor. Ama evinde yapılan aramada, lavabonun altında iki bidon aynı uyuşturucudan bulunuyor.

Ve şimdi en can acıtan yere gelelim.

Kadın, içkisine uyuşturucu katıldığını öğrendiğinde ilk refleksi ne oluyor biliyor musunuz?

Adamı savunmak…

Resmen o pisliği savunuyor.

“Yapmış olamaz”, “Yanlış anlıyorsunuz”, “Bir hata varsa benimdir” diyor.

Ne kadar tanıdık değil mi?

Üstelik bu sadece o kadına has bir şey değil.

Genellikle kadınlar böyle vakalarda kendilerini suçluyorlar.

Önce karşılarındakini koruyorlar.

Önce inanmak istemiyorlar.

Çünkü bu toplumsal bir şartlanma.

Yıllarca şunu duyarak büyüyorlar:

Adam saygın.

Adam güçlü biri.

Adam iyi biri.

Yanlış olan sensin.

Bu olay bize şunu gösteriyor:

Cinsel saldırı riski, sadece karanlık arka sokaklarda başlamıyor.

Bazen, en pahalı içkilerle, en iyi servis yapılan havalı mekanlarda, “güvenilir” erkeklerle gerçekleşiyor.

Bu vakada, biri fark etti ve “Dur!” dedi.

O sayede bu kadın tecavüze uğramaktan kurtuldu.

Ve suç önlendi.

Ama her zaman böyle olmuyor. O yüzden bu, bir istisna değil, bir uyarı.

Ve çıkarılacak ders çok net:

Saygınlık masumiyet belgesi değildir.

Güç, niyetin teminatı değildir.

Kadının “Hayır”ı açıklama gerektirmez.

Nokta.

Bazen her şey dandik bir pipetin ucunda başlar.

Gözünüz açık olsun kadınlar!

İçkinize ve birbirinize sahip çıkın.

Bir not daha:

İngiltere’de genç kadınlar artık daha dikkatli.

İçkilerini masada bırakmıyorlar.

Tuvalete giderken ya bitiriyorlar ya da yanlarına alıyorlar.

Açık içki içiyorlarsa, kapak kullanıyorlar.

Birbirlerini kolluyorlar.

“Tehlikedeyim” ya da “Güvende hissetmiyorum” işaretlerini biliyorlar.

Gerektiğinde barla, garsonla iletişim kurabiliyorlar.

Bazı yerlerde bara “Angel drink istiyorum” demek yardım istemek için yeterli.

Keşke tüm bunlara hiç gerek olmasaydı.

Ama ne yazık ki öyle bir dünyada yaşamıyoruz.

Kötülükten kaşınmak istiyorsak, kendimize sahip çıkmak zorundayız.