Geçenlerde Bedri Rahmi Eyüboğlu sergisindeydim.
‘Zarflar Konuşuyor.’
İstiklal Caddesinde, Casa Botter’de açıldı.
1957-1974 yılları arasında Bedri Rahmi’nin yazdığı mektupların zarfları…
Türkiye’den, Amerika’dan, Kanada’dan, Fransa’dan…
Adresli. Tarihli. Notlu.
Ve Bedri Rahmi bu zarfları resme dönüştürmüş.
Nefis.
Bazılarının üstünde balıklar yüzüyor.
Bazılarında tekrar eden biçimler…
Bazılarında otoportre siluetleri.
Müthiş renkler, farklı malzemeler…
Soyutla geleneksel motifler iç içe.
Eşi Eren Eyüboğlu’na yazdıkları var.
Oğlu Mehmet Hamdi’ye.
Ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’na.
Dostlarına.
Bir dönemin sanat çevresi de zarfların arasından çıkıyor.
Fikret Mualla’nın Bedri Rahmi’ye yazdığı bir mektup sergide.
Bir de Nazım Hikmet için kaleme aldığı, hepimizin ‘Yiğidim Aslanım’ diye bildiği “Zindanı Taştan Oyarlar” şiirinin el yazması…
Zarfkar küçük tuvallere dönüşmüş…
Sessiz ama çok şey anlatan tanıklıklara…
Bir desen ilgimi çekiyor, önünden ayrılamıyorum bir süre…
Kopamıyorum.
Siyah beyaz bir desen.
Bağırmıyor.
Kendini göstermeye çalışmıyor.
Ama nedense içimi acıtıyor.
Meğer Ivi Stangali’nin deseniymiş.
O an çıkaramıyorum kim olduğunu.
Ama çok hüzünlendiriyor beni.
Ivi, Bedri Rahmi’nin atölyesinde yetişmiş bir ressam.
Sadece öğrencisi değil; asistanı aynı zamanda.
Akademi’de resim eğitimi almış, hocasının işlerinde çalışmış.
Bu ülkenin rengini bilen, bu toprağın sesini tanıyan bir kadın.
Desene bakarken hikayesini anlatıyorlar.
Bir yerlerden tanıdık geliyor.
Cebimden telefonumu çıkarıyorum.
İhsan Yılmaz’ın birkaç yıl önce Hürriyet’te yazdığı yazıyı buluyorum.
Evet.
İhsan yazmıştı.
Ve orada, o duvarın önünde yeniden okuyorum.
Ivi’nin hikayesi, bu ülkede hayat kurmuş ama bu ülkede kalmasına izin verilmemiş bir kadının hikayesi.
Onlar Grubu Tophane’de kahvede. Evi sağdan üçüncü.
1960’lar.
Ivi, Rum bir ressam.
Cihangir’de yaşıyor.
Sanatçıların, yazarların, akademi hocalarının arasında…
Çok güzel, çok yetenekli genç bir kadın.
Aşık oluyor.
Türkiye’nin en büyük gazeteci yazarlarından birine.
Çetin Altan’a.
Bir ilişkileri oluyor.
Ivi hamile kalıyor.
Ama Çetin Altan çocuğu istemiyor.
Çünkü evli.
Çocuklu.
Zaten bir hayatı var.
Ivi ise hayata başka bir yerden bakıyor.
Hamile kalmayı planlamamış belki…
Ama hamile kaldıktan sonra vazgeçmiyor.
Sevdiği adamdan bir çocuğu olsun istiyor.
O istemese de istiyor.
“Bu çocuk benim” diyor.
Ve doğuruyor.
Zeynep Maya dünyaya geliyor.
Sonra tarih giriyor araya.
Bedri Rahmi’nin gözünden Ivi
Yıl 1965.
Tehcir kararı.
Yeni doğmuş bebeğiyle…
Yanında 20 kiloluk bir valiz.
Cebinde 20 dolar.
Ivi’nin üç gün içinde ülkeyi terk etmesi isteniyor.
Kalmak için her yolu deniyor.
Pek çok insan seferber oluyor.
Çocuğun babası hariç.
Oysa siyasi çevrelerle güçlü ilişkileri var.
Ama Ivi ondan yardım istemiyor.
Belli ki o da etmiyor.
Dilekçeler yazılıyor.
İmza kampanyaları düzenleniyor.
Bedri Rahmi’den Yaşar Kemal’e, dönemin vicdanlı insanları imza atıyor.
Herkes yardım etmeye çalışıyor.
“Evlendirecek birini bulalım” diyenler bile çıkıyor.
Arif Keskiner, “Olmadı eşimle boşanalım, ben evleneyim” diyecek kadar ileri gidiyor.
Ama Ivi kabul etmiyor.
Gurur mu?
İnat mı?
Onur mu?
Belki hepsi.
Ivi gitmek zorunda kalıyor.
Evinin atina yılları desenlerinden biri.
Küçücük Maya’sıyla bilinmeyene doğru…
Atina’ya vardığında hocasına yazdığı mektupta byük bir çaresizlik hissettim diyor. “Ölüm gibi.”
Ve orada, hayatı yavaş yavaş kararıyor.
Resim yapmayı bırakıyor.
Sadece hayatının renkleri değil, resimlerindeki renkler de soluyor, parasızlıktan, çaresizlikten, özlemden…
Kızını büyütüyor.
Babasını hiç anlatmıyor.
Susuyor.
Ancak ölürken babasının adını söylüyor kızına: Çetin Altan.
Bir zaman sonra Maya, Türkiye’ye geliyor.
Bir yaz, Altan ailesiyle tanışıyor.
Babasıyla, kardeşleriyle.
Yemekler yeniyor.
Aynı masada oturuluyor.
Aynı yazlık eve giriliyor.
Ivi 1950 yılında Paris’te.
Ama bazı hikayeler geç kaldığında tam olmuyor.
Maya, babasının cenazesine de geliyor.
Ama orada da bir mesafe var.
Soğuk bir boşluk.
Bir kızın içini acıtan, tarif edilemeyen bir eksiklik.
Hiçbir şey tam kapanmıyor.
O desenin önünde dururken şunu düşünüyorum:
Bu, bir aşk hikayesi değil. Bu, bir sorumluluk hikayesi.
Bir çocuk rahme düştükten sonra, “Ben istememiştim” demek yetmiyor.
İstemiyorsan, en başta istemeyeceksin.
korunacaksın.
Sorumluluğu baştan alacaksın.
Çünkü çocuk düşerse, istemesen de seninle birlikte düşüyor.
Bedelin çoğunu kadın ödüyor.
sürgünle.
Yalnızlıkla.
Suskunlukla.
Ama çocuk da ödüyor.
Kimliksiz kalarak.
Hayatındaki boşlukları bir ömür taşıyarak.
Ivi’nin desenine bakarken bunu hissediyorum.
İçim acıyor, hüzünleniyorum.
Bazen bir desen, bir yazıdan çok daha fazla şey anlatıyor.
Ve bazı hikayeler, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, aynı yerden insanı acıtıyor.
