Bu görseldeki metin aşağı yukarı böyle çevrilebilir.

İşaret ettiği ironik durum, bugünün sağlık algısına dair beni rahatsız eden bir gerçeğe dokunuyor.

Yaklaşık on yıl önce New York’ta, o gece için yiyecek bir şeyler almak üzere girdiğim küçük bir markette, yiyecek reyonunun neredeyse iki katı büyüklüğünde bir alt katta “ilaç danışmanı” olarak bekleyen beyaz önlüklü bir sağlık çalışanı görmüştüm.

O an şunu düşündüm:

Sağlık, artık bir toplumsal hak değil; kendisinden çok şey beklenen bir ekonomi sahası.

Eskiden insanlar hastalanırdı, şimdi insanlar hasta olduğuna ikna ediliyor. Ellerine ilaçlar, takviye şişeleri tutuşturuluyor.

Sorun yalnızca gluten değil.

Sorun, her doğal şeyin “potansiyel bir tehdit” gibi sunulması.

Sağlık, bir denge hali olmaktan çıkarılıp bir endişe ekonomisine dönüştürüldü.

İnsanı iyileştirmekle yetinmiyor; onu sürekli tetikte tutuyor.

Çünkü kaygı duyan insan, sorgulamaz—tüketir.

Bir zamanlar “iyi hissetmek” sağlığın ölçüsüydü.

Şimdi iyi hissetmek bile yeterli değil:

Test yaptırmalı, değerlerine bakmalı, eksik bir şeyler olduğundan şüphe etmelisin.

Ekmek aynı ekmek mi? Belki değil.

Ama insan da artık aynı insan değil.

Kendi bedenine güvenmeyen, her yaptığında, her lokmada, onca yıllık yaşama biçiminde bir risk arayan, her belirtiyi bir hastalığın başlangıcı sayan birine dönüştük.

Sağlık, bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir pazarlama alanına dönüştüğünde, hastalıklar yalnızca teşhis edilmez, anlamı genişletilir, sınırları büyütülür.

Ve belki de en çarpıcısı şu:

Artık hastalanmaktan değil, sağlıklı olduğumuza inanmamaktan korkuyoruz.

Çünkü bu düzen, sağlıklı insanı değil, hâlinden şüphe eden insanı tercih ediyor.

Korku yönetilebilir. Kaygı yönlendirilebilir.

Ama kendine güvenen bir beden, ne kolay ikna edilir ne de kolay tüketir.

Bugün sağlık, yalnızca bir sektör değil;

sadece üç-beş kişiyi mutlu eden, artık kimsenin savunamadığı ama ne hikmetse devam eden sakat bir ekonomi anlayışının en alttan alta ama en sürekli çalışan çarklarından biri.

Savaş endüstrisi nasıl dışarıda bir tehdit üretirse, sağlık endüstrisi de içeride bir eksiklik hissi üretiyor.

Biri sınırları koruma iddiasıyla büyütülürken, diğeri bedeni/ruhu koruma iddiasıyla çılgın bir algı düzeni durmadan genişletiliyor.

Ama ikisi de aynı şeyi, bitmeyen bir tedirginliği besliyor. 

Sonuçta insan rahat yüzü göremiyor.

Kim masum, kim değil- belli değil.

Ama mesele artık sadece hastalık da değil.

Mesele, insanın kendi bedenine karşı istenilen doğrultuda yavaş yavaş ikna edilmesi.

Çünkü bir toplum, sürekli hasta olduğuna inandırılmışsa, artık sadece tedavi edilmez: yönetilir.

İnsanla, ömrüyle, bedeniyle, ruhuyla sınırsızca oynamayı masum bir niyet olarak göremeyenlerdenim. 

Canının derdiyle bir hekime giden, ona güvenemezse kime güvenecek?

The Silence of the Lambs (Kuzuların Sessizliği) izlemeye asabımı zorlayarak, güçlükle tahammül ettiğim bir filmdi.

Hatırlanacaktır: Film boyunca yakalanmaya çalışılan şey sadece bir katil değildi.

İnsanın içindeki karanlığı anlama çabasıydı.

Bugün de benzer bir eşikteyiz belki; ama bu kez karanlık, bir bodrumda değil, insanın kendi bedenine duyduğu güvensizlikte büyüyor.

Her meslek -hele bir etik yemini olanlar- içindeki cibilliyetsizliği söküp atmalı. Başka çıkış yok.