Bu filmi izlemiş olanlar, adındaki hüzünlü ironiyi bilir.

Aile dediğimiz şey ya gerçekten vardır ya da sadece varmış gibi sürer.

Çekirdek Aile” terimi 20. yüzyılda yaygınlaştı.

Amerika’da 1950’ler, 60’lar ve 70’lerde en baskın aile biçimiydi.

Ben de tam o dönemde, orta sınıf bir Amerikan ailesine bir yıl konuk oldum.

Yalnız çocuklarıyla arkadaş olup o evde onlarla yaşayacak -ülkesinde sınanmış- bir yabancı öğrenci için mübadele programına başvurmuşlardı.

Görünür gerekçe o değildi tabiî.

Sonrasında o ülkede ‘çekirdek ailelerin’ sayısı azalırken, ‘geniş aile biçimleri’ yeniden görünür olmaya başladı.

Tersine, çok şey gibi gecikerek oradan gelen çekirdek aile modeli son on-yıllarda bizde bir heves gibi epey yayıldı.

Bizde toplumun omurgası sayılan bir kurumun çözülmeye başlaması tesadüf değildi.

Bu sadece bir yaşam biçimi değildi çünkü; zamanın izdüşümüydü.

Modernleşme, kentleşme ve ekonomik zorunluluklar aileyi küçültüyor, kuşakları ayırıyor, hayatları doğrusal çizgilere zorluyor.

Geniş aile çözülürken dayanışma da çözülüyor, yük paylaşımı da, gündelik temas da.

Çekirdek aile, beklentiler ile yaşananlar arasında bir gerilim üretiyor.

Bir özgürlük alanı gibi görünse de, yoğun bir zorunluluk alanına dönüşüyor.

İnsan bağı sürdürmek ister gibi görünse de o bağı taşıyacak hayat tarzı artık yok.

Akrabalık zayıflıyor, ama beklentisi sürüyor.

Aile fiziksel olarak daralıyor, ama zihinsel olarak hâlâ geniş sanılıyor.

Ortada açık bir çelişki var:

Ne gerçekten yalnızsın, ne de gerçekten birlikte.

Hakikat, ne ithal edilen bir formda, ne de olduğu gibi geri dönmesi mümkün olmayan geçmişte.

Biri buraya ait değil, diğeri ise zamanla uyumsuz hâle gelmiş olsa da, tıpkı Amerika’da olduğu gibi bir özlem olarak geri çağrılıyor.

Oysa hakiki olan, işleyen, hayatı taşıyan ve insanı eksiltmeyen ilişkidir.

Sürüyor gibi görülen değil, yaşanan bağdır.

Bunu görmezden gelmek beyhude.

Çocuklar yalnızca kendi çekirdeklerindeki değerlerle sınırlı büyüyorsa, durup düşünmek gerekir.

Aile bir yankı odası olmamalı.

Anne-baba, yabancılaşmayı aşmaya çalışıyor gibi görünse de farklı bakış açıları ve toplumsal çeşitlilik giderek kayboluyor.

Evler, içe kapanan küçük evrenlere dönüşüyor.

Yeni nesil, hayata atılana kadar bu kapalı devrede büyüyor.

Açık düşünce ve dayanışma bilinci açısından çekirdek ailenin en çelişkili yanı burada:

Bir “konfor kozası”na dönüşmesi.

Bir kriz anında -hastalıkta, ani bir sarsıntıda- bu yapı hemen kendini ele veriyor.

Kâğıt üzerindeki bir ilişki gibi savrulabiliyor.

Eksik olan, o anda görünür hâle geliyor.

Çekirdek aile, dayanışma ve çeşitlilikten yoksun bir mikrokozmos.

Kırılgan, kendi iç çelişkileriyle yüklü,

içten içe tükenen bir yapı.

Ama buna rağmen hızla yayılıyor.

Çetin Altan’ın işaret ettiği gibi:

Üstyapıda yapılan değişiklikler -köylerde çalınan piyanolar, taşrada açılan tenis sahaları- gerçek bir toplumsal dönüşüm yaratıyor mu, yoksa sadece görünürlük mü üretiyor?

Turgut Özal döneminde ithal edilen yaşam tarzlarına büyük bir heves duyulmuş olabilir.

Ama bir toplumun değerleri ve sosyolojik dokusu, bu kadar hızlı dönüşüme aynı hazırlıkla eşlik edemez.

İşte bu uyumsuzluk, çekirdek aileyle birlikte yaşadığımız kaygının merkezinde.

Çekirdek aile sadece haneyi daraltmıyor; toplumsal bağları, mahalleyi, kültürel hayatı yeniden şekillendiriyor.

Herkes kendi çekirdeğiyle var olmaya çalışıyor.

Ama büyük resim kaygı verici:

Birlikte yaşama kapasitemiz azalıyor.

Bunu fark etmeden yalnızlığı normalleştiriyoruz.

Kendinden sonrasını düşünmek giderek zorlaşıyor.

Böyle bir yapının uzun vadede insana ne dayatacağını öngörmek güç.

Bu yüzden mesele sadece bireysel değil; sistemsel.

Cemil Meriç’in sözünü hatırlamak yerinde:

Batılılaşmanın lineer bir ilerleme olduğu yanılgısı, kültürün bağlarını koparır ve kimliği aşındırır.”

Modernleşme sadece yeni formlar üretmez; aynı zamanda bağları da aşındırır.

Bu yüzden çekirdek aile hem bir arzu

hem bir kaygı simgesidir.

Türkiye’de aileyi anlamak, sadece bireyler arası ilişkileri değil; toplumsal yapıyı, kültürel akışı ve üstyapıyı birlikte okumayı gerektirir.

Aksi hâlde, aileyi yaşadığımızı sanırken kendi küçük yalnızlıklarımızın içine kapanırız.

Ve fark etmeden, hak edilmemiş yalnızlıklara duyarsızlaşırız.

Şu soru kalır geriye:

Hangi aile gerçekten yaşıyor?

Hangisi sadece sürüyor?

Biz, bu sürmekte olanın içinde aslında neyi yaşıyoruz?

Şu kadarı açık:

Toplumu yüzyıllarca taşıyan bağ, bugün sorunlu.

Bu durum, kökü Tanzimat’a kadar uzanan uzun bir dönüşümün kötü uyarlanmış son sahnesi gibi.

Bir reklamda kadın falcıya gidip “Türk kahvesi sevmiyorum, latte içsem olur mu?” diye soruyor.

Gerçek ile taklit, ihtiyaç ile gösteri birbirine karışmış durumda.

Yeni neslin diliyle söyleyelim:

Yok artık!