“İnsan bazen gerçeğe değil, katlanabileceği bir masala sığınır.” Dostoyevski

Geçen gün, bir pazar yerinde ona mikrofon uzatılan sade bir hanım, hüzünlü bir yüzle “Konuşturmayın beni, her şey vicdanla ilgili” dedi. 

Elindeki poşetle, gidin işinize demiş de, oradan uzaklaşırken.

Bu sözü, mikrofonu bir iş yapıyormuş gibi ona uzatan genç kız dahil, o kadının hayatını tahmin edebilecek herkes üzerine alabilirdi.

İzlerken, bir kez daha büyüyemeyen bir çocuk gibi göründü dünya bana. 

Gürültüsü artıyor, hızı artıyor, her şey çoğalıyor ama olgunluk artmıyor.

Üstelik her yeni krizle birlikte biraz daha çocuklaştırılıyoruz.

Bunun göz-ardı edilmesi için yaptıklarına bir de ithal kulp takarak, yaşantısıyla, yazdığıyla kendini iyice dağıtanlar var.

Pazardaki o kadınlardan, bahsedilen vicdandan, hiçbir haberi yokmuş gibi yaparak.

Karmaşık bağları görmek, başkasının taşıdığı yükü bok gibi bildiğini davranışlarına katmak, yüzündeki ifadede sezilmesinden kaçmamak sinsice erteleniyor.

Her şey hızla bir taraf’a çağırıyor bizi.

Sözler kısalıyor, omuzlar hafifliyor, ama iç-ses sertleşiyor.

Suskunluk serbest de, durup düşünmek neredeyse şüpheli biri olmak.

Felaketlerin birine daha tam bakamadan, ötekine geçiyoruz. 

Sonra, “hayat devam ediyor.” 

Bu manasız söz, ne kadar da kolay ve sık söylenir oldu.

Farkında mıyız, hayat devam ediyor ama bütün Nedenler yerinde duruyor, konuşulanlar değişiyor.

Kaybolan hayatlar da küçük birer dipnot gibi. 

İnsan sayıya dönüştükçe, itiraz da kısılıyor.

Bir de, her yerden yükselen o ses var: Mutlu ol.

Sistemin ‘esas buyruğu’ çocuklaştırmanın ve tüketimle oyalamanın tam kalbine dokunuyor.

“Üzülme, oyalan, kendine bak, iyi hisset”.

Sanki mutsuzluk kişisel bir kusurmuş gibi.

Sanki huzursuzluk politik değilmiş gibi.

Acı, hızla aşılması gereken bir aksaklığa indirgeniyor.

Öfke ‘can alıcı bir yere’ yönelmedikçe makbul.

Çocuk bağırır, ağlar, susar elbet. Boşalır yani. 

Bu iyidir, zararsızdır.

İnsan, sorunlarıyla değil, keyfiyle meşgul olmalı.

Çünkü meşgul olan (çocuk), soru sormaz.

Çocuklaşma da iyidir.

Yazları kısa kaçamaklarla bizimle olmaya gelen bir yakınımız, yanımızdayken çocuklaşmaya çalışıyordu. 

Bunu ilkin eşim fark etti.

Şakalar artıyor, ciddiyet kayboluyordu. 

Bu onun için sanki bir ruh ihtiyacı gibiydi. 

Sanki yalnızca bedenini değil, görünmeyen bir yükünü de bırakıyordu geldiği yerde.

Kim dinlenmek istemez?

Ama içime bir soru düştü:

İnsan neden kendi hayatından bu kadar kaçmak ister ki?

Belki de dinlenmek değil, ‘kimliğe kısa bir ara vermek’ ti, onun hissettiği ihtiyaç.

Bir şeylerle yüzleşmemek, kimseyi düşünmemek.

Ama biri bir yükten kaçtığı zaman, birileri altında değilse de orada kalır.

Toplum da biraz böyle, yük bir yerlere bırakılıyor.

Ama sorumluluk havada asılı kalıyor.

Merhamet bile aceleci.

Üzülüyoruz, şöyle bir paylaşıyoruz, geçiyoruz.

Adalet duygusu ise artık pek sessiz, pek yorgun.

O yüzden derin sorular sevilmiyor.

Hazır cümleler daha güvenli.

Oysa vicdan, ‘hazırlarla’ çalışmıyor.

Rahatsız ediyor insanı. 

Gerilere dönüyor. Deşiyor.

Belki de bu yüzden, arayanı soranı yok gibi artık.

Nasıl olsa, önünde sonunda her boşluk yeni bir hazla, yeni bir alışverişle, yeni bir oyalamayla dolduruluyor.

Unutmak için hızlanıyoruz.

Hissetmemek için daha çok tüketiyoruz.

Avunmak için bir şeyler uyduruyoruz.

Ve her seferinde, biraz daha hafiflediğimizi zannederken, biraz daha boşaldığımızı fark etmiyoruz.

Dünya çocuklaştırılırken, biz de oyalanmaya razı oluyoruz.

Acı orada duruyor, adaletsizlik orada duruyor.

Ama vitrinler daha parlak.

Sanki bir şey eksik değil de, bir şey fazlaymış gibi: 

Fazla gürültü, çok fazla şifre.

Onlarla boğuşurken, unutmamamız, kendimizde tutmamız gereken bir şeyi çoktan düşürmüşüz gibi geliyor bana.