Bu yıl meğer ‘Yaşlılara Saygı Haftası’ ile bayram iç-içeymiş.
O ‘özel hafta’ üç gün daha sürecek anlaşılan.
Aman kaçırmayalım!
Kendi evi dahil, eli sorumluluk taşının altında pek görülmemişlerin selfie’lerle göstereceği ilgi bir haftada ‘derinliğin’ yerini tutar mı…
Bu çok karışık bir mevzu tabii.
Yoksa, bütün sembolik -ve göstermelik- haftalar/günler gibi bu kez de ‘öncelenen’, ‘gerçek saygı’ değil, ‘görünürlük’ müdür?
Sosyolojik sorunlarımıza bu düzeyde bile ilgi iyi bir şey kuşkusuz.
Ama yeter mi?
Bir adam bayramda babasını ziyaret eder, elini öper, hâl hatır sorar ama cevabı dinlemeden gider.
Yaşlı adam arkasından sadece şunu söyler:
“Sen gelmedin, uğradın.”
Bu bayramın, İstanbul dışındaki küçük bir şehirde, gene de çoluk çocukla, büyüklerle geleneksel ilgi ve hürmetle geçirilişini gördüm.
Sanki ‘görünürlük’ değil, hâlâ ‘temas’ vardı.
William Faulkner, “Geçmiş asla ölü değildir. Hatta geçmiş bile değildir” der.
Hayatın kazandırdığı duygular bizimle yürüyor çünkü.
Sessizler, ama her adımda oradalar.
Mahsunluk. Özlem. Kaygı. Öfke…
Zor zamanlarda bu duygularla baş başa kalırsa, sanıyorum insan kendine sorar, “Beni üzen ne?”
Doğru soru:
“Böylesi bir duygu ilk ne zaman başlar?”
Telefonda söz bir yarayı açar.
Bir bakış içimizde eskiyi uyandırır.
Bunların o an yaşadığını sanırsın.
Ama içte sesi işitilen birikmiş olanıdır.
Duyguların bizimle yürüyüşü durmaz.
Onlardan kaçmak da mümkün değildir.
En sonunda görürüz:
Yüzleşmek sadece bir anı yönetmek değildir.
Geçmişin izlerini görmek, hâlâ bizimle yürüdüğünü fark etmektir.
Toplumun etrafını kırıp dökmeden bunu hissetmesi dileğiyle.
