ODTÜ Mimarlık kantininde onu ilk gördüğüm günden beri, bir ‘flanör düşünce’ dolaşıp duruyor etrafta gibi geldi hep bana.

Bodrum’da Sakallı’nın dükkânından bir kış günü köfteleri mideye indirmiş çıkarken gördüğümde de, müdürlük yapacağı sarayın yanındaki kilisenin önünde festival konseri giriş sırasında yanında küçük kızı beklerken de, dostlarını uğurlamayı hiç sektirmeyip gidişlerinde ona rastladığım cami avlularında da, üşenmeden seve seve gittiği televizyon stüdyolarında yüksek şekerini bile bile çaktırmadan bisküvi atıştırırken de, onunla röportaj yapacak programcı kıza, hınzır hınzır, kısa kes eve dinlenmeye gidecez derken de, yüzünde hep hem neşeli, hem bilge, hem şakacı, hem alaycı ama aynı çocuksu gülümseme vardı.

Okay Gönensin anlatmıştı, Mülkiye bitirilmiş, asistanlık sınavı için bir yaz sabahı tekrar oraya gidilmiş.

Merdivende İlber Ortaylı’ya rastlayınca Okay işin sonunu anlamış; ama gene de bir ümit, ne işin var burada bu sıcakta, diye sormuş. Bir ton dil bilenden has Ankaralı ağzı taklidiyle, sınava girecez cevabını alınca, Okay duvarları tekmelemiş.

Giriş o giriş, tarihçi olarak tarihe geçti İlber Hoca.

Mutlaka bir alim, mutlaka özel biriydi.

Beni, Ankara Atatürk Lisesi’nden mezun oluşunu iftiharla söylemesi çok etkilerdi.

O yıllarda devlet liselerinin sayısı az ama öğretmenlerin hepsi mükemmeldi diyerek, onu yetiştirenleri onurlandırırdı.

Bizim kuşağı hayatı hem dolu dolu yaşayan hem de fazla da önemsemeyenler oluşlarıyla ayrıca severim.

Çok yordu kendini, diyaliz miyaliz yok artık, ona okuma yazma öğreten anacığına kavuştu, uzansın yanına uzun uzun dinlesin.