Konfor, insanı kötü yapmaz belki; ama bazı şeyler karşısında sessiz kalmayı arttırır.
O sessizlik de zamanla, fark etmeden, ahlâkın yerini almaya başlar.
Çünkü bir haksızlığa her seferinde biraz daha az itiraz edince, sonunda itiraz etmek tuhaf, hatta gereksiz görünür. İnsan alışır. Alışmak da en etkili eğitim biçimidir.
Bu yüzden bugün birçok şey alışa alışa “normal” gelebiliyor. Eskiden itaat, baskı ve korkuyla anılırdı.
Şimdi daha yumuşak kelimelerle dolaşımda: Uyum, esneklik, olgunluk…
Kimse kimseye açıkça “boyun eğ” demiyor tabiî; sadece “durumu doğru oku” deniyor. Yüksek sesle itiraz etmekse çoğu zaman ölçüsüzlük gibi algılanıyor. Sakin kalmak, susmak, idare etmek ise makul ve olgun bir tavır sayılıyor.
Bu gittikçe yerleşen -adeta kolonici- dil özellikle iş hayatında çok tanıdık:
Gülümseyen yüzler, motive edici sözler, hep “çözüm odaklı” olma çağrıları…
Sorunlar da çoğu zaman yapısal değil, kişisel eksiklik gibi anlatılıyor.
Böyle olunca yük, sistemden çok insanın omzuna biniyor.
Benzer bir şey ilişkilerde de oluyor.
Rahatsızlık, dile getirilmek yerine, erteleniyor, yüzleşmek yerine susuluyor.
Uyumlu olmak ile iyi insan olmak birbirine karışıyor.
Sosyal medyada ise itiraz daha çok güvenli alanlarda dolaşıyor:
Paylaşılabilir öfkeler, risksiz taraf tutmalar…
İnsan hem sisteme uyum sağlayıp hem de kendini muhalif hissedebiliyor.
Bu ikilik rahatsız etmekten çok rahatlatıyor. Ama bütün bunlar insanın kendisiyle ilişkisini de değiştiriyor.
Konfor, sınırları zorlamak yerine onlara alışmayı öğretiyor. “Ben burada neye razı oluyorum?” sorusu giderek daha az soruluyor.
Belki de en zor ama en gerekli şey,
büyük laflar etmek değil, yerinde ve sakin bir “hayır” diyebilmek.
Şık görünmese bile sahici kalabilmek.
Çünkü konfor insanları hayatının öznesi olmaktan çıkarıp uyumlu bir seyirciye dönüştürüyor.
