Tam yerindeyiz.

Bazıları (taşçılar) toprağı tutuyor.

Petrolü, gazı, limanı, geçidi. 

Boru nereye giderse güç oraya gidecek. 

Taşçılar’ romantik bir metafor değil. 

Onlar petrol havzalarının, doğalgaz damarlarının, nadir toprak elementlerinin, liman zincirlerinin, boğaz geçitlerinin gerçek sahipleri. 

Onlar haritaları cetvelle değil, boru hattıyla çizerler. Sınırları diplomasiyle değil, askeri üslerle belirlerler. 

Bazıları (kağıtçılar) havayı tutuyor.

Parayı, veriyi, sigortayı, ekranı. 

Haritaya bakmazlar onlar, ekrana bakarlar. Oraya bir rakam düşer, bir ülke, milyonlarca insan sendeler. 

Kâğıtçılar’ ortada pek görünmez kişiler. Ama varlıkları sizi uyurken  bile etkiler. 

Merkez bankaları, fonlar, derecelendirme kuruluşları, teknoloji platformları, veri tekelleri, sigorta devleri…

Onların silahı rapordur, kurlardır, algoritmadır, kredi notudur, yaptırım paketidir. 

Bir ülkeyi bombalamaz onlar, likiditesini keserler. 

Limanı kapatmazlar, sigortasını iptal ederler. Halkı aç bırakmazlar, borçlandırırlar. 

Güçleri steril, temiz ve iz bırakmaz gibi görünür.

Biri dünyayı askerîleştirir, diğeri finansallaştırır.

Biri bedenleri yaralar, diğeri zihinleri rehin alır.

Biri şehirleri yıkar, diğeri gelecekleri ipotekler.

Tehlike şu: Bu iki imparatorluk kavga ediyor gibi görünüyor ama insanı aynı yerden vuruyor. 

Biri seni toprağa bağlar, diğeri gökyüzüne borçlandırır. 

Kaçacak yerin kalmaz.

Biri ağırlıkla konuşur. Diğeri hızla.

Biri yeri sertleştirir. Diğeri dünyayı kâğıt kalınlığına inceltir.

Arada kalan sade insandır. 

Gökyüzü de artık boş değil. 

İzlerle çizilmiş. Koridorlarla bölünmüş. 

Bir yol kapandığında başka bir yol pahalılaşıyor. Bir bakım gecikiyor. Bir elzem parça gelemiyor. 

Bir karar masada kalıyor.

Sonra bir uçak düşer.

“Metal taş” yere çarpar.

Haberlere “teknik” olarak geçer.

Kimse başka bir kelime aramaz.

Taşı tutanlar “bizimle ilgisi yok” der.

Havayı tutanlar “piyasa” der.

Enkaz ortada kalır.

Ama herkes şunu farkında: 

Taş ağırlaştıkça dünya nefessiz kalıyor.

Hava inceldikçe gerçeklik bulanıklaşıyor.

Biri olanca ağırlığıyla insanların üstüne üstüne bastırıyor, diğeri korkunç parayı üstümüzden oradan oraya gezdiriyor.

İnsan arada küçülüyor.

Ve yavaşça bir şeyler oluyor: 

Tat siliniyor. Koku kayboluyor. Renk soluyor. Aynı sokaktan geçiyorsun ama artık başka bir yerde gibisin.

Aynı cümle kuruluyor ama hepimiz biliyoruz: içi boş. 

İşte Kuzgun tam burada belirirmiş. 

Gürültü yapmadan. Kanat çırpmadan. 

Zaten gerek de yok buna. Sistem onun işini görüyor. 

Her düşüş biraz daha normal sayılıyor. 

Her kayıp biraz daha sessiz kabul ediliyor.

Ve tam burada “antagonist”in kim olduğu açığa çıkıyor: Umutsuzluk. 

Çünkü bu düzen yalnızca korkunç bir yoksulluk üretmiyor. 

Duygusal çölleşme onun eseri. 

Evet; tat siliniyor, koku kayboluyor, renk soluyor… Hayat sürüyor. 

Ana anlam geri çekiliyor.

Eğer Taşçılar yalnızca kazmaya, Kâğıtçılar yalnızca şişirmeye devam ederse, Kuzgunun kanat çırpmasına bile gerek kalmayacak. 

Çünkü Umutsuzluk artık kendi kendini üreten otomatik bir rejime dönüşüyor. 

İktidarın en konforlu biçimi de galiba bu: Umut etmeyi hatırlamamaya yaklaşıyoruz.

Gökteki taşlar düşmeye devam eder, biz düşüş fikrine de alışırız.

İşte asıl yenilgi budur.

Not:

-Kuzgun (Raven), savaşta ölecek ya da kazanacak olanları simgesel olarak önceden bildiren bir kader belirleyicisi.

Savaş alanlarında ölülerin üstünde uçarak ölümün habercisi olurmuş. 

-Merak edenler için Edgar Allan Poe’un “The Raven” başlıklı öykü-şiiri, Dr. Osman Tuğlu’nun olağanüstü Türkçeleştirmesiyle ekte.

Kaynak: Antoloji.com
https://share.google/sOOSI5bZz8OeppHvV