(Yılda bir gece için de olsa bir küçük günah çıkarmanın yanında “Paralel Bir Âlemin Yıllık Ayini”ne dönüşen bir törenin ardından)

Bir gün, ortada hiçbir kişisel bedel kalmadığında, bir şeye gerçek adını vermek artık güvenli olduğunda ve kimseyi sorumlu tutmak için çok geç olduğunda, herkes zaten başından beri buna karşı olduğunu söylemiş olacak.”

One Day, Everyone Will Have Always Been Against This (2025), Omar El Akkad’ın kurgudışı ilk kitabıdır. 

Yazarın 2023’te Gazze bombardımanı sırasında attığı ve milyonlarca kez görüntülenen bir tweet’ten adını alan eser, Batı’nın özgürlük ve adalet vaatleri ile gerçek uygulamaları arasındaki çelişkiyi sorgulayan bir manifesto’dur.

Yaklaşık bir yıl önce “bizim buralardan” bir başka yazar, o kitap üzerine bir kenara koyduğum olağanüstü bir değerlendirme yayımlamıştı.

Pazar gecesi bazılarının şaşa’dan hâlâ ne anladığının sembolü Oscar Töreni’ni kısmen izledikten sonra televizyonu kapattım, bahsettiğim yazıyı bir kez daha okudum.

Dayanışmanın günümüzde çoğunluğun pek rahatsızlık hissetmediği içleracısı hâlinin, ilişkileri bir açımasız virüs gibi kemiren ve günlük hayattaki berbat tezahürleri tuhaf bir tutumla görmezden gelinen bir “insanlık ayıbı” olduğunu düşünenlerdenim.

Herzog’un 1970’lerde bir filmini yaptığı 19.yüzyıla ait Almanya efsanesi olan Kaspar Hauser’in modern dünyaya ta o zamandan tuttuğu aynanın en çarpıcı tarafı, onun yalnızlığının yalnızca bireysel değil, neredeyse ontolojik bir yalnızlık oluşunu göstermesiydi.

Filmin adı İngilizcesiyle “The Enigma of Kasper Hauser”.

Enigma; bilmece, muamma, gizem ya da anlaşılması güç kişi veya durum anlamına gelen Yunanca kökenli bir kelime.

Herzog’un filmini izleyenlerin hissettikleri duygu, Kaspar’ın dünyaya değil, dünyanın Kaspar’a yabancı olmasıydı.

Yönetmenin filmin başına koyduğu ifade bu durumu neredeyse bir kader gibi özetlemekte:

“Herkes kendisi için, Tanrı da herkese karşı.”

Bu söz, yalnızca Kaspar’ın yaşadığı söylenen genel harpler öncesi 19. yüzyıl Almanyası’nı değil, modern insanın içine sıkıştığı ruh hâlini de anlatıyor.

“Kasper Hauser’in Muamması” filiminin ikonik afişi

Kalabalıkların içinde yaşayan fakat hayatları birbirine gerçekten dokunamayan insanlar dünyasında, Kaspar Hauser tuhaf bir varlık değil, böyle bir dünyayı kabullenişimizdeki “muamma”nın simgesiydi.

O dünyada bugün yaşamayı sürdürenler olarak, bizi bizim gözümüze sokan, sözünü ettiğim ve muhteşem bulduğum yazıyı Türkçe olarak eklemek istedim.

‘Filistinli Martin Luther King Jr. nerede?’

Gazeteci ve romancı Omar El Akkad son zamanlarda bu soruyu sıkça duyduğunu söylüyor. Bu sorunun içinde örtük bir suçlama var: Bazı insanların kendilerine yapılan kötü muameleye zarafetle, sabırla ve sevgiyle karşılık veremediği; ve onların yaşadığı acıların sebebinin dışsal bir adaletsizlik değil, bu yetersizlik olduğu iddiası.

Oysa King, sevgi dolu ya da sabırlı olmanın ötesinde, güçlü bir hatipti. Filistin’in de pek çok etkili savunucusu var ve El Akkad da onlardan biri. Mısır’da doğan, Katar ve Kanada’da büyüyen ve bugün ABD vatandaşı olan El Akkad; Ortadoğu’dan, Afganistan’dan ve Guantánamo’dan haberler yaptı. Yeni kitabı, 7 Ekim 2023’ten sonra Gazze’de yaşananlara bir yanıt niteliğinde. Bu kitap, onun sesi; gazetecilikte tarafsızlık adına ya da edebiyatta “göster ama söyleme” kuralı uğruna yıllarca susturduğu duyguların taşması. Okurların gazeteciliğine ırkçı bir kuşkuyla karşılık verdiği zamanlarda dilini tutmak zorunda kalmasının ardından gelen bir patlama:

Terörizm hakkında Omar adında biri tarafından yazılmış hiçbir habere güvenmem.”

El Akkad artık bu eski sınırlamalara sırtını dönüyor ve dünyaya nelerin yanlış gittiğini kendi sesiyle anlatıyor; yalnızca haber vermiyor, gördüklerini ve duyduklarını anlamlandırmaya çalışıyor. “Bu bir kırılmanın hikâyesi,” diye yazıyor: “Nazik, Batılı liberalin aslında hiçbir şeyi savunmadığı fikrinden kopuşun hikâyesi.”

Bu kitap; hiçbir şey söylemeyen (ya da yalnızca sözde destek veren), fakat esas derdi düzenin sürmesi olan rahat insanların keskin, kederli ve retorik bir eleştirisi. Onlar kendilerini, bu tür şeylerin yalnızca “belirli yerlere, belirli insanlara” olduğunu düşünerek rahatlatırlar.

Birbirine bağlı denemelerden oluşan One Day güçlü, öfkeli ama ahlaki mantığı bakımından son derece ikna edici. Kitabı iki kısa oturuşta bitirdim; sonunda kalbim hızla çarpıyordu. El Akkad’ın anlattığı çirkinlik gerçek ve kaçınılmaz görünüyor. Bunun çoğu, kimsenin açıkça söylemediği ama okuyan ve gözlemleyen herkesin fark ettiği şeyler: Güvende olduğumuzda empati çoğu zaman yalnızca gösterişten ibaret oluyor; kötülüğe karşı çıkmak en kolay, o kötülük bittikten sonra oluyor; Batılı ülkeler adalet ve demokrasi vaaz ediyor ama aslında serveti ve gücü korumak için hareket ediyor. El Akkad hem sağın ahlakına itiraz ediyor—“çılgın bir dürüstlükle” füzeleri imzalayanlara—hem de solun ahlakına; çünkü onların “ilericiliği çoğu zaman bahçedeki tabelayla sınırlı kalıyor”. Ve zaman zaman bütün bunların içindeki kendi rolüyle de hesaplaşıyor.

Ben, çocukluğunun ilk sekiz yılını Saddam Hussein’in Amerikan bombalarından kaçarken geçirmiş bir İranlı olarak, bu kitabın söyledikleri bana çok tanıdık geliyor. Bu argümanları daha önce duydum, ama hiç bu kadar berrak ifade edildiğini görmemiştim. Tarih sanki her zaman Batılılar zarar gördüğünde başlıyor: “Arabalar geldiğinde değil, ancak çember oluşturduklarında.” Bu anlatıda korku yalnızca tek bir halkın tekelindedir.

El Akkad gibi ben de Hamas’tan ve İslam’ı kadınları, azınlıkları ve barışçıl Müslümanları bastırmak için kullanan otoriter hükümetlerden nefret ediyorum. Ama Batı’nın burada “medenî taraf” olduğu yalanını da hazmedemiyorum—yüzyıllar süren yağmadan sonra. El Akkad’ın en güçlü argümanı, onun “ahlaki kolaycılığın kurgusu” dediği şeye yöneliyor:

“Korkunç şey gerçekleşirken—toprak hâlâ çalınırken ve yerliler hâlâ öldürülürken—her türlü muhalefet terörizm sayılır ve medeniyet adına ezilmelidir.”

Daha sonra saldırganların çocukları—çalınmış servet ve ayrıcalık artık ellerindeyken—kültürel saygınlık arayışıyla eski direnişi kutlayabilir, geçmişe dönük öfke ve dayanışma ilan edebilirler. Ama o sırada söyledikleri şudur:

“Evet, bu trajik ama gerekli. Çünkü alternatif barbarlıktır. Enkaz altında çığlık atan sayısız ölü, yaralı ve yetimin alternatifi barbarlıktır.”

El Akkad’ın argümanlarını destekleyen ayrıntılar sarsıcı: Bir İsrail gazetesinin Filistinli çocuklara “geleceğin patlayıcıları” demesi; “WCNSF” (Yaralı çocuk, hayatta kalan ailesi yok) kısaltması; “En çok neyi özlüyorsun?” sorusuna “Ekmek” diye cevap veren bir kız çocuğu.

One Day’in retorik açıdan tek bir zayıf noktası var. El Akkad, soykırım zamanında yaratılan ama onu açıkça kınamayan sanatın anlamını sorguluyor:

Bizim yaptığımız bu iş nedir? Biz neye yarıyoruz?”

İnsanların sınırlı dikkatlerini nereye yönelttiklerinin önemli olduğunu söylüyor—haklı olarak. Ama sanatçılar, böyle anlarda bile kendi içlerindeki şeytanları değiştiremezler. Buna ruh karar verir ve ruh deneyimlerle şekillenir. Çocuğunu kanserden kaybetmiş bir yazar hayatı boyunca yalnızca kanser hakkında yazabilir; bu, devam eden bir vahşeti görmezden gelmek anlamına gelse bile çoğu zaman başka seçeneği yoktur.

Kendine saygısı olan hiçbir yazarın adaletsizlik üzerine James Baldwin’den alıntı yaptıktan sonra gidip “ispinozların ne yaptığıyla” ilgilenemeyeceğini söylemek fazla ileri gitmektir. Baldwin o sanatçının adaleti savunma yolu olabilir; ispinozlar ise onun hayatta kalma yolu.

Tarif edilemez olan gerçekleştiğinde dünya durmalı—ama durmuyor. Bazı insanların, kısa bir an için bile olsa başka şeyleri düşünebilme lüksüne sahip olması öfke verici. Ama sorun sanatçılar değil. Sanat nefes gibidir; onun sınırlarının daraltılmasına gerek yoktur.

One Day tutkulu, şiirsel ve sarsıcı bir kitap. İçinde hak edilmiş bir öfke, bu ahlaki meselelerin hâlâ açıkça anlatılmasına ihtiyaç duyanlara karşı bir hayal kırıklığı var. Benim için bu çirkin gerçeklerin bu kadar açık dile getirilmiş olması arındırıcı, neredeyse ruhsal bir deneyimdi. Kendi öfkemin ateşini hem harladı hem de yatıştırdı.

Bu önemli bir kitap; mutlaka okunması gereken bir kitap—en azından şu basit gerçeği hatırlattığı için: Tarih sonunda hep tek bir soruya indirgenir:

Önemli olan anda kim adaletin yanında durdu, kim gücün yanında?”

Dina Nayeri

(Yazıdaki yazı karakteriyle yapılmış vurgular, bir çeşit altını çizerek gönderme gibi bana ait.)

Geriye dönüş” mümkün mü?

Bir şarkı bile olsa düşlemek güzel.