“Ne yapabiliriz ki?”
Her gün duyuyorum bu cümleyi.
Kendime de soruyorum.
Küresel ekonomi darda.
Paralel yapıyla savaşta.
Gelecek belirsiz.
İnsan yorgun.
İnsan çaresiz.
Sorumluluğunu küçültüyor korkunca. Küçülüyor.
Modern sistem, uyumu kutsallaştırıyor.
Eleştiri okuldan başlanarak törpüleniyor.
Özeleştiri mefhum olarak bile ortada yok.
Sessizlik ödüllendiriliyor.
İtiraz enerjisi sönümlendiriliyor.
Adımlar küresel zincirin halkaları olarak birbirine bağlı.
Günlük hayatımız bir “Otomatik Portakal”.
O kitaptaki/filmdeki Alex’ i hatırlıyorum.
Alex 15 yaşındadır, roman onun gözünden anlatılır.
O ve kanka grubu Drooglar (Pete, Georgie, Dim) geceleri şehirde dolaşarak şiddet, hırsızlık ve tecavüz gibi suçlar işlerler.
Yazıldığı yıl için (1962) distopik bir gelecekte geçen hikâyede, toplumda büyük bir ahlaki çöküş yaşanmaktadır.
Burgess’ in romanında Alex’ in beynine yapılan bir müdahale vardır.
O işlem sadece şiddeti değil, onun iradesini de ondan koparır.
İrade yoksa geriye ne kalır?
Seçme hakkı gasp edilir.
Alex artık uyumlu biridir, ama özgür değildir.
Bugün de beyinlere, insanın ömür çizgisine pervasız bir müdahale aklı, kimilerinin ona tuttuğu alkışlarla, hepimizi bir bakıma Alexleştirme peşinde.
Herkes algoritmanın ritmine göre yürüyor sokaklarda.
Sosyal medya, performans baskısı, sürekli bir ölçümlenme…
Gözlerimiz “bütün genişliğiyle” açık sözde; ama bakmıyoruz.
Sesimiz var ama çıkarmıyoruz.
İçimizdeki boşlukta durmadan
sistemin canhıraş algıları yankılanıyor.
Vicdanın kısılmış sesi onların çıkardığı gürültüde duyulamazsa, hiçbir çıkış ihtimali yok.
Soruyor içim:
İrademiz nerede sustu?
Hangi alışkanlıklarımız bizi ‘Otomatik Hiza’ya sokuyor?
Sartre, “İnsan özgürlüğe mahkûmdur; her durumda bir şey seçmek zorundadır” demişti.
Seçmemek bir seçimdir çünkü.
İçimizdeki boşluğu gidermek için bir “patchwork ikameler örtüsü” tezgâhtan henüz çıkmış yeni müjdelerle (!) üzerimize yayılıyor.
Özgürlüğümüzü, tercihimiz oymuş gibi, ağzı ondan en çok laf edenlerin eline aymazca bırakarak, kendi rızamızla sınırlandırıyoruz.
Kendi içimizdeki Otomatik Hiza’yı evde/okulda/işte/ bütün ilişkilerde fark etmek, unutulmaya yüz tutmuş kendi irademizi tekrar devreye sokmaya başlamak demek.
Tasvip etmediğin hiçbir şey için kendini kullandırmamak.
Gördüğün yanlış karşısında eyyamcılığı bırakarak dürüstçe tepki vermek.
Dünyayı değiştirmese de özgür olmak isteği bunlarla tekrar başlayabilir:
Kendi iç-sesin, vicdanınla.
Kendi tercihlerinle.
Eğer daha önce yaşanmış sisteme uyumlar, çöken düzenin karşısında şimdi de geçmişteki payımızı unutmaya itmezse bizi.
Suçluluk hissi ve sorumluluk bir gölge gibi takip etmeli insanı.
Vicdan ve bellek, ‘güdülme’ ile ‘insan olma’ arasına er-geç girmeli.
Belki de özgürlüğün keşfi için yeni bir alan böylece açılabilir.
Gerçek çıkışın, önce kendi sessizliğimizi kırmakla başlaması belki de budur.
Başlı başına bir insan metaforu olan, mekanikleşmiş insanın simgesi “Otomatik Portakal”ı fark etmek, diyelim buna.
Görülmeyen bir zinciri artık görmek.
Dürüstlüğün sesini duyurmayı artık istemek.
Sistem, hızlı hayatla bizden ritmimizi çalarken, biz kendi iç ritmimizi hatırladığımız an, adalet yoksunluğu apaçık bir sisteme uyumu ve kendimize yabancılaşmayı durdurmak, bir düzenin birilerince hâlâ ümit kesilmezmiş gibi gösterilmeye çalışılan suratına bir itiraz çarpmak mümkün denilmeli mi?
“İnsan Haklılığının Yapıcılığı” na dönmek, bizi bekleyen ilk cesur tercih olabilir.
