Eğer artık kimse memnun değilse, bu düzen neden hâlâ sürüyor, diye kendine sormadan edemiyor insan. 

Belki de cevap, büyük planlarda veya komplolarda değil, küçük alışkanlıklarda gizli. 

Her gün, farkına varmadan, düzenin dayattıklarına hayatımızda biraz daha yer açıyoruz: Bir sessiz kalmayla, bir itirazı ertelemeyle, “uğraşmanın şimdi sırası değil” diye geçiştirmeyle.

Kimse tek başına sorumlu değil; ama herkes bu düzenin sürekliliğinebir yerinden’ iyice bağlanıyor.

Böylece hayatın ritmi büyük kararlarla değil, ritüellerle kuruluyor: 

Sabah alarmıyla, ayakta içilen kahveyle, işe yetişmek için ya da istemediği şeyleri işitmemek için kapatılan haberlerle. 

(İngiltere’de pub geleneği de öyle başlamış. Bitkin işçi sınıfı evlere gitmeden önce biraz gevşesin diye.)

Artık bu küçük hayat düzeninin üstüne, bir de küresel bir yönetim dili örtülüyor. 

Davos salonlarında parlatılan, rapor sayfalarında çeviri kokan türedi kelimeler, “büyüme olmadan iyileşme olmaz” diye tekrarlanan kasıtlı bir dil. 

Sonunda, insan kendi hayatını da bir proje gibi yaşamaya başlıyor: 

Tekno-kapitalizmin elinde ve de dilinde, ölçülebilir, hızlandırılabilir, optimize edilebilir bir varlık.

Yaşamak dediğimiz olgu, artık bir performans grafiği.

Bu dilde artık her şey bir yönetişim meselesi. Adalet, adamına göre değişebilir bir kavram; vicdan, kriz iletişiminin dipnotu.

İnsan hayatı veri akışına karışıyor, algoritma malzemesi oluyor, ‘yıkım’ “kaçınılmaz yan etki” diye adlandırılıyor. Kimse “bunu ben yaptım” demiyor; herkes sadece “sürecin gereğini” yerine getiriyor.

Kötülük bağırmıyor, skandal olmuyor; sistemin normal çalışmasına karışıyor.

Burada kilit ve masum olmayan kelime, Alışmak. Çünkü alışınca soru sormayı da bırakıyoruz. 

Başkasının başına geleni “zor bir dönem” diye adlandırıp geçiyoruz; uzaktakine üzülüp yakındakine susuyoruz. 

Kendi hayatımızı rayında tutmayı, adaletin terazisi korkunç bozulmuş bir dünyayı düzeltmekten daha acil sayıyoruz. 

Kötü olduğumuzu düşünmüyoruz elbette; sadece yorgun, meşgul ve çaresiz olduğumuzu söylüyoruz, o da eğer zora düşersek. 

Oysa belki de asıl sorun, bu çaresizliğin artık bize profesyonel ve makul gelmesi.

Bir yerlerde mikrofonlar açılıyor ve tanıdık cümle tekrar ediliyor: “Düzeltmeliyiz.” 

Ama bu kelime nedense hep ileri bir tarihe ayarlı. 

Bir sonraki zirveye, bir sonraki pakete, bir sonraki yol haritasına. 

Bugünün adaletsizliği inkâr edilemiyor, yarının reform söylemleriyle örtülüyor. 

Kriz, ‘bir kırılma’ olmaktan çıkıp yönetilmesi gereken ‘kalıcı bir duruma’ dönüşüyor; sanki dünya, hesabı sürekli güncellenen ama hiç kapanmayan bir arıza vakası gibi.

Biz de bu iklimde, fırtınaya değil huzursuzluğa karşı şemsiye açıyoruz.

Rahatımız bozulmasın, düzen aksamasın, içimiz daralmasın istiyoruz. 

Böylece kötülükle aramıza ahlâkî değil, takvimsel bir mesafe koymuş oluyoruz: 

Rutinin zaman bırakmadığı her şey, bugün değil, sonra; şimdi değil, uygun bir zamanda.

Ve tam burada, düzen Chaplinden beri özü değişmeyen bir makine gibi görünmeye başlıyor:

Hızlandıkça ısınan, ısındıkça daha çok yakıt isteyen, arızayı, durmak için değil, daha hızla devam etmek için uyarı sayan bir makine.

Biz de onu durdurmayı değil, dişlileri arasında canımızın daha az yanması için, ona nasıl daha iyi uyum sağlayacağımızı düşünüyoruz. 

Verimlilik, büyüme ve istikrar adına bize sunulan bu yutturma hayatın, aslında kimin hayatı pahasına sürdüğünü sormadan, makinenin ritmine ayak uyduruyoruz.

Türkiye’de gençlerin yöneldiği işler bir üretim tablosu değil, aracılığın kutsandığı bir düzenin aynası. 

Vale, moto-kurye, emlakçı, kentsel dönüşüm danışmanı, kripto “trader”ı… Hepsi işin merkezinde değil, ‘akışın’ kenarında duruyor. 

Benzer bir yanılsamaüretim” denince akla ilk gelen alanlarda da var. 

Sanayi, teknoloji, bilgi yerine maden peşinde koşmak üretim sayılıyor. 

Toprağı kazmak, değeri yerin altından söküp almak; uzun vadeli bilgi birikiminden, ekosistem kurmaktan daha hızlı ve daha politik çünkü. 

Ama Maden, üretim değil, tüketilmiş geleceğin bugüne çekilmesi. 

Yerin altındakini çıkararak yerin üstünde bir gelecek kuramazsınız.

Böyle bir düzende genç nesiller, bir şey inşa etmekten çok kendini ‘doğru akış’a eklemlemeye çalışıyor. Kripto, bir akış; emlak, bir akış; dönüşüm, bir akış; startup söylemi bile bir akış. 

Böyle bir yolla “araya girmek” (sızmak), sorumluluğu ertelediği için cazip. Üretmek insanı bağlar; zamanla, mekânla, sonuçla yüzleştirir.

Bugün “üretmek değil araya girmek” (bir parça kapmak) geleceği meçhul bir zamanın şimdi mantığı’dır. 

Startup hayaliyle oyalanan, madenle üretim yaptığını sanan, aracılığı başarı ölçütü hâline getiren bir toplum; hareketli ama derinlik yoksunu…

Derinliği olmayan hiçbir düzen, uzun vadeli bir şey kuramaz.

Bu düzen, üretimin yerine umut simülasyonları koyuyor. 

Startup söylemi bunun en parlak örneği. Gençlere “bir fikir bul, unicorn ol” deniyor; ama bu söylem, sistematik üretim kanalları açmaktan çok, bir ödül havucu gibi kullanılıyor. 

Herkes bir ihtimalin peşinde koşturuluyor; Startup vb, kolektif bir üretme tahayyülünün değil, bireysel kurtuluş masalının adı hâline geliyor.

Oysa belki yapılacak hareket bunun tersi. Bu ritim yanlış demek. 

Ona uymamak.

Sistemin, ‘uyumlu kalmamatehditkâr suçlamalarını,normal”in başına bir “yeni” ekleyip ‘değiştiriyormuş’ gibi yaparak statükonun devamını reddetmek. 

Dünyayı yanlış bir rotada, feci bir çarpışmaya doğru sürükleyen otomatik pilottan çıkmayı denemek.