Hakikatin yüzleşilecek bir şey değil; yeniden yazılıp sahnelenen bir senaryo olduğu yanılsaması.

Fıkraları, sevimli ama kül yutmaz bir halk zekâsının ince ayarlı tokatları gibi dolaşır Nasrettin Hoca’nın.

Birinde, eşekten düşer de, “Ben zaten inecektim” der.

Orada zekâ vardır; düşüşü zarifçe örtmek, durumu lehine çevirmek vardır.

Bugün aynı cümle, bazı ağızlarda bambaşka bir şeye dönüşmüş durumda.

Çünkü artık düşüşler yalnızca bir eşekten düşüş değil.

Fikirlerden düşülüyor, iddialardan düşülüyor, düşülmüş tarihsel sorumluluklardan kaçılıyor.

Zemine çarpıldığında ilk refleks aynı:
“Ben zaten inecektim.”

Mesele düşmek de değil.

Düşüşü bile berbat bir filmin yeni aktörlerle devamına hazırlanmak.

Bugünün manzarasında en belirgin figür şu:

Sorumluluğu reddedip özü değiştirilmemiş bir rolü devralmaya adaylar…

Dün inşa ettikleri şeylerin altında kalınca, bugün o enkazın eleştirmeni kesilenler.

Dün yön verdiği akışın yönünü bugün yeniden tarif edenler.

Ve bunu yaparken, hiçbir kopuş yaşamamış gibi yeni bir persona takınanlar.

Bu bir dönüşüm değil;
bu, hafızanın stratejik olarak yeniden yazımıdır.

Hakikatle yüzleşmekten kaçıp senaryo yazanlar, başlamadan batacak bir filmin provasını yapıyor.

Tipik bir örnek:

Yıllarca aynı politik ve ekonomik modeli savunup krizin zeminini hazırlayan biri, tablo ağırlaştığında bu kez “insan merkezli dönüşüm” ve “yeni paradigma” diliyle ortaya çıkar. Ne bir kopuş vardır ne bir yüzleşme; sadece senaryo güncellenmiştir. Ve sorulduğunda cevap yine hazırdır: “zaten o modele hep mesafeliydim.”

İnsanlık, ana fikri rekabet üzerine kurulu olmayan, onu süsleyip püslemeyen, birinin zararından kendine kazanç devşirme hırsıyla dönmeyen bir dünya kurmaya mecbur.

Başından beri bu bir ütopya ve saflık olarak görülse de…

Enayilik demek istemedim.