İnsan her şeye alışır, alçak yaratık” diye rahatsız edici bir şey yazmış Dostoyevski. (Yeraltından Notlar)

Bu bir eksilme:

İnsan alışıyor.

İtiraz azalıyor.

Karşı çıkmak yoruyor.

Susmak ise, kendinden vazgeçmek oluyor. Eksilme böyle başlıyor.

Bir şeyler duyuyor.

Ama duyduğu gibi söylemiyor. Eksiltiyor.

Sözlerini ayarlıyor.

Tonunu düşürüyor, yerini değiştiriyor, fazlasını kesiyor.

Akord ediyor kendini.

Kendini sessizce sağlama aldığını, hangi hesapla tutum takındığını kendisi biliyor.

Biz onu ‘akord edilmiş hâli’ ile dinliyoruz.

Söylediği kadar biri olarak biliyoruz.

Oysa söylediğinden çok söylemedikleriyle kendinde saklı insan.

Tam orada, iletişim imkânsızlaşıyor.

Boş sözcükler yola devam ediyor.

Her görmezden gelinen, bir parçayı daha siliyor- Düne kadar dayanılmaz olan, bugün sıradan olunca.

Rahatsız etmesi gereken hiçbir şey artık rahatsız etmiyor, hiçbir şeyi yapmak hiçbir yanın ağrına gitmiyor, oraya değmiyor bile- Ne derseniz deyin o da dahil.

Her alışma, özündeki bir şeyden sessiz bir vazgeçiş. Her alışma sessiz bir kayıp.

Konfor susturuyor eksilen benliği.

Akord yenileniyor. Bozuk ses kesiliyor.

Geriye kalan, görüntüyle sınırlı, sessizlikte artan; eksilen kendimiz.

Eksilmemiz her şeyi yüzeyselleştiriyor, ilişkiler çoraklaşıyor, bir hüzün derinleşiyor.

Salih Ecer yazmıştı o hüznün şiirini.

“Su çekiliyor geriye kalanlar/

Suyun çekileceğini bile bile”

Su çekiliyor.