Onca kaybın ortasında, taşa tutunmuş küçük bir bitki çıkıyor karşımıza.

Ödemiş’te keşfedilen endemik “İzmir göbek otu”, sertliğin içine bırakılmış bir cümle gibi duruyor.

Yaşam bazen yalnızca bir çatlağın içinden sızan ısrarlı bir var olma hâlidir.”

Bitki taşı yerinden etmiyor. 

Sadece onunla birlikte olmayı öğrenmiş. 

Çatlağı yurt edinmiş.

Bakış, onun merkezindeki küçük boşlukta uzun süre takılı kalıyor. 

Önce fark etmeden bakılıyor, sonra duruluyor. 

Yağmur damlarının orada nasıl toplandığı, gölgenin nasıl yerleştiği, ışığın nasıl yavaşladığı izleniyor. 

Sanki zaman o çukurda biraz dinleniyor.

İnsan ister istemez kendine dönüyor. İçindeki boşluklara. Eksik olanı ne kadar çabuk kapatmaya, susturmaya, örtmeye çalıştığına.

Sessizlikle aramız açılmış durumda. Durmak neredeyse suç gibi algılanıyor. Oysa durmadıkça neyin kaybedildiği de tam anlaşılamıyor.

Yas tutulmuyor. 

Kayıpların üstü aceleyle örtülüyor, yası tutulmamış çok şey birikiyor.

Doğayla kurulan ilişki de bundan bağımsız değil. Bir eşlikten çok bir imkân gibi okunuyor. Orada olanın kendi varlığı değil, sunduğu fayda öne çıkıyor.

Toprak ranta, su araca, ağaç gölgeye indirgeniyor. Dil fark etmeden değişiyor. Dünya da onunla birlikte.

Bu iletişim yoksunu dil insana da sirayet ediyor. Kendine karşı bile ölçen, hızlandıran, verim hesabı yapan bir dile dönüşüyor. 

Beden, onu dinlenmek yerine yönetilen; zaman, onu yaşanmak yerine koştura koştura bir şeylere yetişilen.

Bunu fark ettiğimde, doğanın ritminden kopuşun insanın iç ritmini nasıl dağıttığını daha açık görüyorum.

O an göbek otu, yalnızca bir bitki olmaktan çıkıyor. 

Aceleyi, hoyratlığı, körlüğü sessizce gösteren bir tanık gibi duruyor.

İlerleme diye adlandırılan şeyin daha fazla kapmak, daha fazla iz bırakmak, daha fazla gürültü üretmekten ibaret olduğu hissi ağır ağır beliriyor.

Oysa ufuk böyle genişlemiyor.

Hayat, işgal ederek değil, başkasına da yer açarak çoğalıyor.

Yeni bir endemik türün keşfi sevinçli bir haber gibi görünse de, biraz geç kalmış bir tanıklık aynı zamanda.

Doğanın hâlâ konuşabildiğini değil, konuşmasına ne kadar az izin verildiğini anlatıyor.

Bu duyulmadıkça, iç sesi kısılmış kalabalıklar gibi yaşanmaya devam edilecek. Herkesin konuştuğu ama kimsenin gerçekten –kendini bile– dinlemediği bir çağda.

Taşa tutunmuş o küçücük bitki, büyük uygarlık anlatılarının arasına bırakılmış küçük bir şerh gibi duruyor:

Hayat fetihle büyümüyor. Temasla, dikkatle, geri çekilmeyi bilerek büyüyor.

Belki de ‘insanca bir yarın’, büyük sözlerde değil, küçük sadakatlerde saklı.

Kendinin büyütülmüş telaşının peşindeyken, taşa tutunmuş bir çiçeğe basıp geçmemekte.

*https://share.google/pw69EEy0szG56zfSN