Neoliberalizmin yükseldiği yıllarda yetişen nesil, ‘başarıyı’ ahlâk, ‘rekabeti’ doğa yasası, ‘görünürlüğü’ değer ölçüsü olarak öğrendi.

Gerçi Liyakat anlatısıyla büyüdü, ama ‘ilişkilerin’ ve ‘konumun’ belirleyiciliğini çocuk yaşta fark etti.

Adalet Dili’ni duyuyordu, fakat hayatta kalmanın eleştirmekten değil, sistemin içinde doğru manevra yapmaktan geçtiğini okullara bulaştırılan güncel retorikten öğrendi.

Bu yüzden o kuşak, hem çalışkanlık mitine inandı hem de kuralların herkese eşit işlemediğini içinden kabul etti.

Başarıyı kişisel bir erdem sayan,

eşitsizliği ise kişisel bir eksiklik gibi içselleştiren çelişkili ama sistemin özüne uyumlu bir “bilinç” ile yetişti. 

O yıllarda ‘Bireysellik’, onlara özgürleşme vaadiyle sunuldu; kendi ayakları üzerinde duran, kimseye yük olmayan insan, bir ‘ideal’ olarak övüldü.

Fakat bu ideal, zamanla dayanışmadan arınmış bir öz-yeterlilik miti’ne dönüştü.

Rekabet bir yasa gibi, doğal kabul edilince, başkasının geride kalması trajedi değil “sisteme uyumsuzluğun sonucu” sayıldı.

Böylece bireysellik, fark edilmeden bencilliğe yaklaştı:

Başkasının ihtiyacı, ahlâkî bir çağrı olmaktan çıktı, kişisel hedeflerin önünde bir odaklanma dağıtıcıya, hatta zaman kaybına dönüştü.

Dayanışma zayıfladıkça, “kimse kimseye borçlu değil”, “herkesin de kendi hayatı var” gibi vicdandan geçmeyen ezber cümleler güçlendi.

Ve özgürlük, birlikte yaşama ülküsü olmaktan çıkıp, ‘kendi yolunu açma becerisi’ olarak tanımlandı.

Neoliberal Başarı Rejimi bir kazanan hikâyesi yazarken, arka planda bir de “loser” figürü üretir.

Bu figür yalnızca başarısız kişi değildir; ‘başaramayanın ahlâkî açıklaması’dır.

Kaybetmek bir durum olmaktan çıkar, kimliğe dönüşür.

Bu bakış, eşitsizliği görünmez kılar. Meseleyi sistemin kendisi olmaktan uzaklaştırıp, bireyin mizacına yerleştirir.

Loser” etiketi, o zihniyette yalnızca tanım değil bir ‘uyarı’dır da:

Fazla eleştirirsen, fazla talep edersen, fazla itiraz edersen oyunun dışına düşebilirsin, dikkat et!

Bu, açık baskıdan daha etkilidir.

Çünkü dışlanma korkusu bir kuşku gibi kişinin içine düşer.

Empatinin Daralması gitgide öne çıkar.

Böylece ‘bireysellik’ bencilliğe yaklaşır: Başkasının düşüşü, kendi konumunun, yolunun teyidi olur.

Böyle bakılırsa, acaba, Loser Anlatısı, sistem eleştirisini zayıflatmak için geliştirilmiş olabilir mi?

Çünkü bu bakışla, eşitsizlik, bir adalet sorunu gibi değil kişisel performans farkı gibi sunulur.

Bu da, ahlâkı kişiselleştirir.

Politikayı devre dışı bırakır.

Sonuçta loser atfına çok bayılanlar yalnızca aşağılayıcı değildir; aynı zamanda ‘yönlendirici’dir.

İtirazı törpülerler, doğruyla risk almaktan caydırırlar, adalet talebini tek kelimeyle karakter meselesi’ne indirgerler.

Bunun en tedirgin edici tarafı, 

o kişinin, bu etiketi başkasına yapıştırmadan önce kendi üzerinde taşımaktan korkuyor oluşudur.

Onu kamçılayan da bu korkudur.

1970’lerden itibaren, özellikle Margaret Thatcher / Ronald Reagen dönemlerinde güç kazanan Anglosakson aklından neşet etmiş neoliberal söylem, toplumu rekabetçi bireyler toplamı olarak kurguladı.

Bu çerçevede “Winner” girişimci, risk alan, kendini sürekli geliştiren özne oldu. “Loser” ise sistemin değil, kendi tercihlerinin kurbanı gibi sunuldu. Yapısal eşitsizlikler geri plana itilirken, başarısızlık ahlâkî bir kusur gibi kodlandı. 

1990’lar ve 2000’lerde Popüler kültürde yaygınlaşma başladı.

Reality şovlar, garajda sıfırdan başlamış girişimcilik öyküleri, kişisel gelişim literatürü ve start-up kültürükazanan” figürünü parlatırken, “kaybeden” figürünü ironik ve aşağılayıcı biçimde çoğalttı.

Özellikle ABD’de 2008 krizi sonrası “loser” kelimesi sadece ekonomik değil, ‘kültürel ve siyasal bir hakaret’ terimine dönüştü.

Kavramın kamusal alanda normalleşmesinde Donald Trump Üslubu etkili oldu. Loser açıkça rakipleri ya da toplumsal kesimleri aşağılamak için kullanıldı.

Bu kullanım biçimi şunu gösteriyordu:

Neoliberal dönemde ‘değer’, performansla ölçülen bir şeydir; performans dışına düşen özne, meşruiyetini de kaybeder.

Loser Kavramı”, insanları sürekli kendini optimize etmeye zorlar. 

Başarısızlık korkusunu içselleştirir. 

Kolektif dayanışmayı zayıflatır. 

Bu yüzden loser sözcüğünün günlük konuşmalarda artışı, neoliberal performans kültürünün dilsel izdüşümü’dür.

Loser, neoliberal performans kültüründe başarısızlığı ahlâkî eksiklik gibi gören zihniyetin adıdır.

Dolayısıyla birey artık bir insan değil, bir ‘performans grafiği’dir. 

Eğri düşerse, değer de düşer.

Klasik liberal bireysellik, özerklik ve hak fikri üzerine kuruluydu.

Neoliberal dönemde ise birey, başarıyı ahlâk yerine koyan bir ‘mikro-şirket’e dönüştü. 

Bu dönüşümde loser başkasının düşüşü karşısında sorumluluk duymayan bir bilinç bakışı boşluğu üretti. 

Çünkü eğer herkes ‘kendi kaderinin’ girişimcisiyse, düşen kişi o durumu kendisi  hak etmiş”tir. 

Dayanışma yerini mesafeye bırakırsa, Vicdan’ın yerini performans ölçümü alırsa, ahlâk boşluğu orada oluşur:

Adalet sorusu yerini verimlilik sorusuna bırakır.

Türkiye’de özellikle 1990’lar sonrası doğan kuşaklar ‘Küresel Başarı’ anlatılarıyla büyüdü, ithal mottoları içselleştirdi. 

Ama ekonomik daralma, güvencesizlik ve gelir eşitsizliğiyle karşılaştı. 

Bu çelişki iki yönlü bir kırılma yarattı:

Sistem daralırken içselleştirilmiş başarısızlık, bireyin kendini suçlamasına dönüştü.

Yeterince çalışmadım.”

“Yeterince network yapmadım.”

“Yeterince girişimci değilim.”

Yapısal kriz böylece bir kişisel utanca havale edildi.

Toplumsal sorumluluk “duyar kasma” olarak alaya alındı. 

Başarısızlık yaşayan birey empati değil, tavsiye aldı.

Yani yardım yerine, kendince “akıl verme”!

Bu arada “Win- Win” laflarını çocuklar bile öğrendi.

Ama esas toplumsal kırılma olarak, neoliberal dönem winner üretirken aslında kitlesel bir loser korkusu üretti.

Türkiye’de ekonomik sıkışma arttıkça bu korku daha da yoğunlaştı.

Şu noktaya geldik:

İnsanlar başarısız olmaktan çok, “loser gibi görünmekten” korkuyor.

Ama ya yapmayı seçtiklerinle en dipte öyleysen?

Bu korku, ahlâkı sessizce aşındırır.

Çünkü başkalarına görünürlük, değerle eşitlenmiştir. 

Sosyal medya bu amaçla yapıp ettiğinin takdir görme vasıtasıdır.

Gözlemlerime dair yapılmış genişçe bir derleme olan bu yazı şöyle bitsin.

Dün hafta sonu başlangıcı olan bir cuma akşamını Bostancı’da geçirdim.

Gördüğüm şuydu:

Bu ülkenin geleceği için iyimser olabileceksek, genç insanlarımızın –her pisliğe– rağmen, coşkulu yaşam arzu’nun bunda büyük bir payı var.

Para manyaklığının sonunda yolu cezaevlerine düşen, ama muhtemelen kendini ciddi ciddi hâlâ ‘winner’ sayan hakiki loser takımının, süflice aynı yola çektiği bazı gencecik insanlarla birlikte, kalan üç kuruşluk akıllarını başlarına devşirip, benim gördüğüm gençliğe utandırıcı örnekler olmaktan kurtularak islah olmalarını diliyorum.