Ben bir süredir, Trump’ın söylediği her şeyin ciddi olduğundan şüphe ediyordum. Venezuela operasyonundan sonra kesin emin oldum. Bir şeyi diline dolamışsa o konuda mutlaka sonuç almak isteyen biri. Takıntılı bir ruh hali var… Kim ne derse desin, önüne hangi engeller çıkarsa çıksın, vaz geçmiyor, unutmuyor, dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor.
Venezuela meselesi yeni değil, başkanlığının birinci döneminde bu konuyu gündeme getirmişti Trump… Grönland meselesi de öyle ve bu aralar hemen her gün Grönland hakkında bir şeyler söylüyor. Geçen Çarşamba örneğin, “Grönland’a ulusal güvenliğimiz için ihtiyacımız var,” dedi. “Biz girmezsek Rusya girecek, Çin girecek… Ve Danimarka’nın bu konuda yapabileceği hiçbir şey yok. Ama biz her şeyi yapabiliriz.”
Dikkatimi çeken bir başka nokta da Trump ve adamlarının durmadan tarihin derinliklerinden bir şeyler bulup çıkarmaları ve bu arkeolojik buluntuları eylemlerine dayanak yapmaları. Kasım 2025’te, yani Venezuela operasyonundan kısa bir süre önce yayınladıkları “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nde, Batı Yarıküre’de, göç, uyuşturucu ve diğer uluslararası suç örgütleri konusunda ABD ile iş birliği yapan hükümetler istediklerini belirterek, “düşmanca yabancı saldırıların olmayacağı veya önemli varlıkların yabancıların eline geçmeyeceği, kritik tedarik zincirlerinin destekleneceği ve önemli stratejik konumlara erişimimizi sürdüreceğimiz bir yarıküre istiyoruz,” diyorlardı, “Kısacası Monroe Doktrini’ni ‘Trump Farkıyla’ uygulamak istiyoruz.”
Bu paragrafı hem Venezuela’ya hem Grönland’a uygulayabilirsiniz. Buradaki yaklaşıma döneceğim. Önce şu tarih meselesine dikkatinizi çekmek istiyorum. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde sözü edilen ve esas olarak Latin Amerika’daki Avrupa sömürgeciliğine karşı çıkan, Batı Yarıküre’de yabancı güçlerin herhangi bir müdahalesinin ABD’nin güvenliğine bir tehdit olarak görüleceğini belirten Monroe Doktrini, 1823 yılında Başkan James Monroe tarafından uygulamaya konmuştu.
Geçen hafta Trump’ın bir açıklamasında benzeri bir tarihle karşılaşana kadar 1823 yılından kalma bir doktrinin bugüne uyarlanmasını pek önemsememiştim. ABD’nin Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu’nun (ICE) silahlı ve maskeli “polis”leri, Minneapolis’te 37 yaşındaki Renee Nicol Good’u arabasının içinde öldürdükten sonra sokak gösterilerinin şiddetlenmesi üzerine Trump, Minneapolis yöneticilerini ve halkını, 1807 tarihli “İsyan Yasası”nı uygulamakla tehdit etti. Yani, “orduyu gönderirim” dedi.
Bu iki tarih, tabiri caizse, beni dürttü. Trump, açık açık, bir egemen devletin topraklarının bir kısmını satın almak istediğini, olmazsa bu toprakları zorla alacağını söylüyordu. Bunun tarihte bir karşılığı var mıydı? Vardı.
Üzerinde bugün New York şehrinin kurulu olduğu Manhattan adasının yerlilerden, 24 dolarlık incik boncuk karşılığı satın alınması efsanesinden söz etmiyorum. Amerika’nın bugünkü topraklarının %40’ını oluşturan bir bölümünün Rusya, Fransa, Meksika, İspanya ve Danimarka’dan (evet Danimarka’dan) satın alınmasından söz ediyorum.
Efsane değil gerçek
Bu satın almaların en eskisi tarihe “Lousiana Satınalımı” (Lousiana Purchase) olarak geçmiş. 1803’te Fransa’nın başında Napoleon Bonapart, ABD’nin başında Thomas Jefferson var. Amerika’nın ortasında, New Orleans’tan başlayan, güneyden kuzeye bugünkü 15 eyaleti kapsayarak (bazılarını kısmen) Kanada sınırına kadar uzanan, Mississipi nehrini ve kollarını içine alan, 2 milyon 100 bin km2’lik bir araziden söz ediyoruz. (Bu toprakların çok küçük bir kısmı sonradan Kanada sınırları içinde kalmış.) ABD, Fransa’ya o zamanın parasıyla 15 milyon dolar ödemiş ve satın alımla topraklarını iki katına çıkarmış. Anlaşmanın altında, diplomat olarak, sonradan başkan da olacak ve “Monroe Doktrini”ne adını verecek olan James Monroe’nun imzası var. Bu anlaşmayla ABD’ye devredilen topraklar bugünkü ABD’nin %26’sını oluşturuyor.
Bundan 16 yıl sonra 1819’da, ABD, İspanya’dan Florida’yı “satın aldı”. Dönemin ABD Başkanı James Monroe’ydu. Adams–Onís anlaşması olarak kayıtlara geçen olayda, İspanya, Florida topraklarını ve yarımadadan batıya doğru uzanan ince bir sahil şeridini (o zamanın Batı Floridası) toplam 5 milyon İspanyol doları (bugünkü yaklaşık 102 milyon 700 bin ABD doları) karşılığında satın almıştı. Ayrıca, Teksas dahil, diğer İspanyol bölgeleri üzerinde hak talep etmemeyi taahhüt etmişti. Çok da temiz bir alım-satım yoktu ortada. ABD, Batı Florida’yı, Lousiana Satınalımı’nın bir parçası olduğu gerekçesiyle daha önce işgal etmişti; yani Florida’yı satın almadan önce, ceketini açıp belindeki silahı göstermişti.
ABD-Meksika Savaşı ve Meksika’nın büyük toprak terki
1846’da başlayan ve ABD ordularının başkent Mexico City’e kadar ilerlemesi sonucunda 1848’de anlaşma ile sonuçlanan ABD-Meksika savaşı, “silah göstererek satın almanın” mükemmel bir örneği olarak tarihe geçti. Dönemin ABD Başkanı, genişlemeci görüşleriyle tanınan James K. Polk’du.
Meksika’nın, topraklarının yüzde 55’ini ABD’ye bıraktığı Guadalupe Hidalgo anlaşması, ABD’ne bugünkü Kaliforniya, Nevada, Utah eyaletlerinin tamamı ile Arizona, New Mexico, Colorado ve Wyoming eyaletlerinin büyük bir kısmını kazandırdı. (İlerlemiş oldukları toprakların tümünü istemedi ABD, çünkü bu topraklar çoraktı.) Meksika ayrıca, Teksas üzerindeki tüm hak iddialarından vazgeçti. ABD Meksika’ya bu topraklar karşılığında 5 yılda eşit taksitlerle 15 milyon dolar (bugünkü değeri 550 milyon dolar) ödeyecekti. Ayrıca Meksika’nın ABD’ne olan 3,5 milyon dolarlık (bugün 118 milyon dolar) borcunu silecekti.
Teksas 1836’da bağımsızlığını ilan etmişti. Meksika Teksas’ı kendine ait, isyan etmiş bir bölge olarak görüyordu. ABD Teksas’ı, 1846’da Meksika savaşı başlamadan önce ilhak etti. Bu nedenle “toprak terki” hesabına Teksas katılmıyordu ve ABD’nin “satın aldığı” topraklar 1,36 milyon km2 olarak kabul ediliyordu. Teksas için para ödenmemişti.
1853’de ABD, Meksika’dan, demiryolu inşaatına elverişli, bugünkü Arizona ve New Mexico eyaletleri içinde kalan yaklaşık 76 bin 800 km2’lik bir toprağı daha, 10 milyon dolar ödeyerek satın aldı. (Gadsten Purchase)
Alaska’nın Rusya’dan satın alınması
19. yüzyılın ilk yarısında bugünkü Alaska eyaleti ile Alaska’dan başlayıp Pasifik kıyısından San Fransisco’ya kadar inen bir kıyı şeridi Rus İmparatorluğu’nun kontrolündeydi. Sibirya’dan geçen tüccarlar, özellikle kürk ticareti için, bu bölgeyi kullanılıyordu. Rusya bu topraklarda koloni kurmamış, bölgeye sadece Ortodoks kilisesinin misyonerleri göndermiş ve (bölge yerlileri için) kiliseler kurmuştu.
Satış anlaşması Ruslar’ın İngilizlere (ve Fransızlarla Osmanlılara) karşı Kırım Savaşı’nı kaybetmesinin ardından geldi. ABD de, iki yıl önce iç savaştan çıkmıştı. Rusya’nın başında Çar I. Alexander, ABD’nin başında Andrew Johnson vardı. Satın alımı zorlayan dönemin Dışişleri Bakanı William H. Seward’dı, Satış, 1867 yılında 7,2 milyon dolarlık bir meblağ karşılığında (bugünkü 132 milyon dolar) gerçekleşmişti.
Danimarka Batı Hint Adaları’nın 50 yıl süren satışı
Seward, “barışçıl genişleme” yanlısıydı. Alaska’dan sonra Danimarka Batı Hint Adaları’na (DBHA) göz dikmişti. Başlangıçta yerlilerin elinde olan bu adalar, ardından Avrupalıların sömürgesine, daha sonra Atlantik köle ticaretinin merkezlerinden birine dönüşmüştü. 1600’lerin sonuna doğru Danimarka Batı Hint Adaları Şirketi’nin kontrolüne giren DBHA, 1848’deki bir köle isyanı sonrası ticari önemini kaybetmişti ama planlanan Panama Kanalı’na giriş sularını kontrol etmesi ve ABD’ye yakınlığı dolayısıyla önemliydi.
1867’den itibaren Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka Batı Hint Adaları’nı ele geçirerek Karayipler’deki etkisini genişletmek için çeşitli girişimlerde bulundu. Ancak, bu antlaşmanın imzalanması ve onaylanmasında bazen bir tarafta, bazen öteki tarafta çıkan siyasi engeller yüzünden, bu adalar ancak 1917’de resmi olarak Danimarka’dan ABD’ye devredildi. ABD, 50 yıl peşinde koştuğu Batı Hint Adaları için Danimarka’ya 25 milyon dolar ödemiş ve ödeme altın olarak yapılmıştı.
Bütün bu alımlarda ödenen rakamlar, bugünden bakınca küçük gözüküyor ama, bu rakamların o dönemdeki satın alma gücü büyüktü.
ABD Monroe doktrinini 200 yıldır uyguluyor
ABD, adını pek anmasa da Monroe Doktrini’ni 200 yıldan fazladır uyguluyor. Latin Amerika ülkelerinde ABD’nin onaylamadığı yönetimlere göz açtırılmadı. Başka türlü sonuç alınamayan durumlarda askeri müdahalede bulundu. Şimdi yönetimdeki ekip, aynı prensipleri “Trump farkıyla” uygulayacağını ilan ediyor, başkalarının alay etmek için kullandığı “Donroe Doktrini” tabirine sahip çıkıyordu. Donroe Doktrini’nin Grönland’a nasıl uygulanacağı 3 Ocak’ta gerçekleştirilen Venezuela operasyonunun hemen ardından açıklanmıştı.
6 Ocak’ta Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt, CNN’e, “Grönland’ı ele geçirmek Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal güvenlik önceliğidir,” diyordu; “Başkan ve ekibi, bu önemli dış politika hedefini gerçekleştirmek için bir dizi seçeneği tartışıyor ve elbette, ABD ordusunu kullanmak her zaman başkomutanın emrinde olan bir seçenektir:” 9 Ocak’ta Başkan Trump, Amerika Grönland’ı “kolay yoldan” ele geçiremezse “zor yola” başvuracağını söylemişti. Trump, “Hoşlarına gitse de gitmese de Grönland’da bir şeyler yapacağız, çünkü yapmazsak Rusya veya Çin Grönland’ı ele geçirecek ve biz Rusya veya Çin’e komşu olmak istemeyiz,” dedi.
ABD bu kez belindeki değil, namlusu tütmekte olan, elindeki silahı gösteriyordu.
Ulusal Güvenlik Stratejisi’nden yukarıda yaptığımız alıntı sanki Venezuela ve Grönland için yazılmış gibi değil mi? “Düşmanca yabancı saldırılar, önemli varlıkların yabancıların eline geçmesi, kritik tedarik zincirlerinin desteklenmesi, önemli stratejik konumlara erişim,” gibi kavramlar her iki ülkeye de uygulanabilir. Nitekim Trump’ın ağzında, kendi diline tercüme edilmiş biçimde dönen kavramlar da bunlar.
“Donroe Doktrini” tüm dünyayı mı kapsıyor?
Her ne kadar Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Monroe doktrininin uygulanması Batı Yarıküre ile sınırlı gibi gözükse de “Trump farkıyla” ifadesini müttefik, dost düşman demeden, küresel planda ABD çıkarlarının korunması (ya da yeni çıkarlar elde edilmesi) için her yola başvurulacağı şeklinde okumak gerekir.
İkiz kulelere yapılan saldırıdan sonra ABD’nin kurduğu Batı ittifakı içinde hem Afganistan hem Irak işgaline katılan ülkelerden biri Danimarka’ydı. Afganistan’da, ABD dışında, nüfusuna oranla en çok asker kaybeden ülkeydi Danimarka… Yakın zamanda Danimarka, Kızıldeniz’e bir firkateyn gönderdi ve burada ABD Donanması ile birlikte Husi’lere karşı savaştı. ABD bugün işte bu müttefikini tehdit ediyor…
Geçen yıl, UnHerd haber ajansına verdiği bir röportajda, Başkan Yardımcısı J. D. Vance İngiltere ve Fransa’nın ABD’nin düşmanı olma olasılığını gündeme getirmişti. “Fransa ve İngiltere’nin nükleer silahları var” demişti, “eğer boğazlarına kadar yıkıcı ahlaki fikirlere batarlarsa, o zaman nükleer silahların ABD’ye çok, çok ciddi zarar verebilecek kişilerin eline geçmesine izin vermiş olursunuz.”
Vance’ın yıkıcı ahlaki fikirler dediği, Avrupa siyasi elitlerinin, kıtanın yaşadığı büyük Nazizm travması sonrası, aşırı sağın önüne engeller koyması, ırkçılığın açıktan propagandasının yapılmasını yasaklanması gibi şeyler. Trumpgiller bunları “ifade özgürlüğünün kısıtlanması” olarak lanse ediyorlar. Alt metinde, “eğer Avrupa’da aşırı sağ iktidara gelmezse, ABD ile Avrupa’nın iki düşman haline gelmesinden başka çare kalmayacaktır,” deniyor.
Her iki örneğin gösterdiği gibi Trump yönetimi için “müttefik” diye bir kavram yok. Haksızlık etmeyelim, bu hemen her zaman böyleydi. ABD’nin eski dışişleri bakanlarından Henry Kissinger’in şu sözleri bunu açıkça ortaya koymuştu: “Amerika’nın kalıcı dostları ya da düşmanları yoktur, sadece çıkarları vardır.” Burada vurgu “kalıcı” sözcüğü üzerinde.
Tarih tekerrür etmez ama bize çok şey öğretebilir
Grönland meselesinde son durum şu: Geçen hafta iki ülkenin üst düzey heyetleri görüştü. Görüşmelerden bir sonuç alınamadı. Danimarka, “vermem de satmam da” diyorsa neden görüşüyorlar? Muhtemelen, ABD tarafı Trump’ın tehditlerini tekrar ederken, Danimarka tarafı da ABD’yi şuna ikna etmeye çalışıyor: “Gelin istediğiniz üssü kurun, istediğiniz silahları konuşlandırın, ama adanın egemenliğine dokunmayın.”
ABD’ye bu haklar zaten 75 yıl önce verilmiş. İngiliz The Times gazetesinin geçen hafta açıkladığına göre, 1951 tarihli bir anlaşma, Amerika Birleşik Devletleri’ne Grönland genelinde askeri üsler “inşa etme, kurma, bakımını yapma ve işletme”, “personel barındırma” ve “gemilerin, uçakların iniş, kalkış, demirleme, bağlama, hareket ve operasyonlarını kontrol etme” yetkisi vermiş. ABD bununla neden yetinmiyor?
Birincisi, aslında güvenlik ihtiyaçlarını ileri sürerek, günümüz dünyasının stratejik varlıkları haline gelen zengin nadir toprak elementlerini ve stratejik diğer madenleri ele geçirmek istiyor. Muhtelif kaynaklara göre Grönland’da lityum, florit, tantal, niyobyum, hafniyum, zirkonyum gibi nadir toprak elementleri, demir cevheri, uranyum, grafit, nikel, kobalt ve titanyum bulunuyor.
İkincisi, Grönland belki de ilk adım olacak. ABD, alacağı (almayacağı) tepkiye göre, hepimizi dehşete düşürecek yeni adımlar atacak. AB ve Dünya o kadar zayıf sesler çıkartıyor ki, meselenin bu yöne evrilmesi kaçınılmaz gibi geliyor bana.
NATO Trump’u durdurmak, “sana ihtiyacımız yok” demek için Grönland’ın savunma gücünü artırmaya ve adaya asker göndermeye karar vermiş. BBC’nin haberine göre adaya ilk inenler Fransız askerleri olmuş: 15 kişi… Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ilk birliklerin (!) yakında “kara, hava ve deniz varlıkları” ile takviye edileceğini söylemiş. Üst düzey diplomat Olivier Poivre d’Arvor da bu görevi güçlü bir siyasi mesaj olarak nitelemiş: “Bu ilk deneme… ABD’ye NATO’nun varlığını göstereceğiz.” Reuters’in Berlin mahreçli haberine göre de Almanya’nın Grönland’a göndereceği asker sayısı 13. Danimarka Savunma Bakanlığı’na göre bu arkadaşlar orada tatbikat yapacaklarmış.
Şaka gibi değil mi? Aymazlığın şahikası adeta… Ya da çaresizliğin…Benzetmek gibi olmasın ama, bu aynı ülkeler, İngiltere, Fransa, şu-bu, Hitler Avusturya’yı işgal ettiğinde de kendisini “sert bir dille” kınamıştı. Hatırlatayım sonra neler oldu: Hitler, Çekoslovakya’nın Südet bölgesinde Alman nüfusu olduğunu ve bu bölgenin Almanya’ya katılması gerektiğini ileri sürdü. “Hitler’i yatıştırmak için” İngiltere, Fransa ve İtalya bu bölgeyi Almanya’nın ilhak etmesini kabul eden anlaşmayı imzaladı (1938 Münih Anlaşması). Hitler Südetler’e girmekle yetinmedi, Çekoslovakya’nın tamamını işgal etti. Bundan 6 ay kadar sonra da Polonya’ya girdi. Sonunda İngiltere ve Fransa Almanya’ya savaş ilan etti ve 2. Dünya Savaşı başladı.
Bir şey ima etmiyorum. Tarih tekerrür edebilir falan da demiyorum. Ama, benzerlikleri daha ileri götürmeden, Hitler’in Südetler hikayesi ile Putin’ın Kırım ve Donbas hikayesinin veya ABD’nin Meksika topraklarını satın alma biçimi ile Grönland’ı satın almaya talip olma biçiminin benzerliğinin basit tesadüfler olmadığını söylemek istiyorum.
Bütün bunlar bize şunu anlatıyor: Otokratların, diktatörlerin kafalarının bir çalışma tarzı var ve bu, kavranması güç bir ihtiras ve gözü karalıkla birleşince, iyimser olmamıza asla izin vermiyor. Teslim olmak veya koşulsuz güç birliği içinde gerçekten tüm varlığınla karşı koymak dışında sana bir seçenek bırakmıyor. Nobel ödüllü ekonomist Daron Acemoğlu, geçen hafta, Bloomberg ajansı için Trump’ın politikalarını değerlendirmiş. Acemoğlu, Trump’ın tüm politikalarının mantığını (hedefini) iki kelimeyle açıklamış: “Emperyal Başkanlık.” Ben burada noktayı koyayım, canınızı daha fazla sıkmayayım.
