“Savaşta, hangi taraf kendini galip ilan ederse etsin, kazanan yoktur, herkes kaybeder.”
İngiltere Başbakan Neville Chamberlain, bu sözleri 1938 yılında, Avrupa’da savaş tamtamları çalınmaya başladığında söylemişti; 14 ay sonra Almanya’ya savaş ilan etmek zorunda kaldı.
2. Dünya Savaşı bittiğinde, İngilizler kazanan taraftaydı ama ülke (Chamberlain’in dediği gibi) büyük bir yıkım yaşamıştı. Halk iş, ekmek, konut, sosyal güvenlik ve sağlık istiyordu. Milli Kahraman Churchill “işini tamamlamıştı.” Ülkeye artık barışı ve yeniden inşayı yönetecek bir lider gerekliydi. “Sosyal devlet” vaat eden, İşçi Partisi adayı Clement Attlee, Churchill’i ağır bir yenilgiye uğrattı.
ABD’de ise savaş bitmeden vefat eden Roosevelt’in yerine Truman geçmişti. Birkaç ay sonra 2. Dünya Savaşı bitti. ABD, toprakları üzerinde (Pearl Harbour saldırısı dışında) savaşın yıkımını yaşamamıştı. Buna rağmen Amerikan halkı ağır bir enflasyon altında ezilmiş, ülkede yiyecek kıtlığı baş göstermiş, karaborsa hortlamış, yatırımlar durmuş, konut sıkıntısı ortaya çıkmıştı.
1946’da yapılan ara seçimlerde, Başkan Truman’ın (ve Roosevelt’in) Demokrat partisi ağır bir yenilgi aldı. Cumhuriyetçiler “Yetti Artık” sloganıyla hem Temsilciler Meclisi’nde hem Senato’da çoğunluğu ele geçirdi. Demokrat Roosevelt-Truman çizgisi savaşı kazanmış ama seçimi kaybetmişti.
İkinci Dünya savaşı ile İran Savaşı’nı karşılaştırmak mümkün değil. Çağ değişti, şartlar değişti… Zaten savaş başlayalı daha bir hafta oldu. Bunları hatırlatmamın sebebi, İngiltere ve Amerika halklarının savaş sonrası tepkilerinin siyasal bilimler literatürüne geçmiş olması ve toplum psikolojisi açısından hala geçerli kabul edilmesi. Bu fenomen, War-To-Peace-Transition-Penalty (Savaştan Barışa Geçiş Cezası) veya Post-War-Backlash (Savaş Sonrası Tepki) gibi adlarla anılıyor.
Trump ile Netanyahu bu tepkileri yaşar mı, bunu söyleyebilmek için daha çok erken. Savaş bittiğinde, başta vaat ettikleri sonuca ulaşsınlar ulaşmasınlar, ikisinin de zafer çığlıkları atacağı ne kadar kesinse, ülkelerinin ve halklarının bu savaşın ağır bedelini şöyle veya böyle ödeyeceği de o kadar kesin. Hele savaş uzarsa…
Ama asıl olarak, başta, büyük bir yıkımla ve acılarla yüz yüze gelecek olan İran halkı olmak üzere, tüm Ortadoğu bu savaştan büyük zarar görecek. Propaganda yalanları arasından gerçekleri çekip çıkarmak mümkün olabilirse, bu savaşın kazananı olmadığı görülecek. Üstelik zarar, halka halka tüm dünyaya yayılacak.
Savaşın dışında olsanız da, hayat pahalılığını hissedeceksiniz
ABD-İsrail saldırısına İran’ın tepkisinin, sadece İsrail’e ve Ortadoğu’daki Amerikan üslerine saldırmak değil, petrol üretim ve dağıtım merkezlerini de bombalamak olacağı bilinmeyen bir şey miydi, sanmam… ABD, İran’a saldırmanın petrol fiyatları üzerindeki etkisini umursamamış mıydı, belki…
Ama daha çok, ABD yönetimi, kendi kendini başka bir şeye inandırmıştı. Enerji Bakanı Chris Wright geçen ay, CNBC’de, “Şu anda dünya petrol arzı çok iyi ve bence bu, Başkan Trump’a petrol fiyatlarında çılgın bir artış konusunda endişe duymadan jeopolitik eylemlere girişmekte daha fazla avantaj sağlıyor,” demişti.
Ancak işler başka türlü gelişti. İran, bir yandan, dünya ham petrol trafiğinin yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapattı. Boğazı geçmeye kalkacak tankerlerin vurulacağını açıkladı ve birkaç tankeri vurarak “ciddi” olduğunu gösterdi. Bir yandan da, Suudi Arabistan’ın en büyük rafinerisini, Kuveyt’teki bir başka rafineriyi, Katar’daki bir gaz sıvılaştırma kompleksini, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) önemli bir petrol endüstri bölgesini vurdu.
Petrolün varil fiyatındaki artış bir haftada %16’yı buldu. Ham petrol referans fiyatları (Brent) 90 doları aşarak son iki yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Yatırım Bankası Goldman Sachs fiyatların 100 dolara, Katar Enerji Bakanı ise 150 dolara çıkabileceğini söylüyor. Londra Borsası Grubu’nun verilerine göre, Ortadoğu’dan Çin’e petrol taşımak için süper tanker kiralama ücreti, yaklaşık iki kat artarak, günlük 400 bin doların üzerine çıktı ve tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.
Donald Trump, Amerika’nın nakliye şirketlerine sigorta ve garantiler sağlayacağını ve gerekirse donanmanın Körfez’deki petrol tankerlerine eşlik edeceğini sözünü verdi ama ortada şimdilik sadece söz var. Bu riski alacak halleri de şu sıra yok zaten.
Asya’da ve Avrupa Körfez’e alternatif petrol kaynakları için (Brezilya, Guyana, Norveç, Amerika gibi) yarışacak. Tabii nakliye olanakları için de… Savaş bitse bile, stokların tedbir olarak en üst seviyede tutulması için, yarış devam edecek.
Başka faktörler de devreye girmiş durumda. Navlun ve sigorta fiyatları anormal yükseldi. Bu sadece petrol taşımacılığını değil, tüm deniz taşımacılığını etkiliyor. Deniz taşımacılığı ve tabii petrol fiyatlarından etkilenecek kara taşımacılığı, başta gıda ürünleri olmak üzere pek çok ürünün fiyatını yukarı çekecek. The Guardian’a göre ilk etki tahıl fiyatları üzerinde görülecek ve nakliye fiyatlarındaki artışlar diğer gıda ürünlerine de yansıyacak. Bunun ötesinde, savaş uzarsa, başta savaş bölgesindekiler olmak üzere, birçok ülkenin gıda ürünlerine erişiminde ciddi sorunlar yaşanmasından korkuluyor. Yolcu taşımacılığının da fiyat açısından olumsuz etkilenmesi bekleniyor. Kuzey yarımkürede, turizm sezonu yaklaşırken, uçak bilet fiyatlarında hızlı bir artış yaşanmaya başlanmış durumda.
Trump’ı savaşa Netanyahu mu sürükledi?
ABD’de şu sıra Trumpçıları en rahatsız eden konu, Trump’ın savaşa Netanyahu tarafından sürüklenmiş olduğu konusunda git gide yükselen kanaat… Bu sadece Demokrat Partililer’e ait bir kanaat olsa sorun olmazdı. Ama Cumhuriyetçi kanatta da bu kanıyı yüksek sesle dile getirenler artıyordu. Bunlar arasında MAGA hareketinin (Make Amerika Great Again – Yeniden Büyük Amerika) tabanı tarafından yoğun biçimde izlenen, Başkan Yardımcısı JD Vance’e yakınlığı ile bilinen “podcast”çi ve “YouTube”cu Tucker Carlson ile kendi kanalı cozy.tv üzerinden yayın yapan, kendini “Hristiyan muhafazakar” olarak tanımlayan, Hitler hayranı Nick Fuentes gibi “fikir önderleri” de yer alıyordu.
Trump MAGA tabanında hoşnutsuzluk olduğu yorumlarını reddetti. Salı günü verdiği bir röportajda, “Bence MAGA, Trump’tır,” diyerek savaşı ulusal güvenlik için “gerekli bir sapma” olarak niteledi. Aynı gün, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile düzenlediği basın toplantısında da “İsrail’in elini (ben) zorlamış olabilirim” dedi.
Oysa Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Kongre’ye savaş hakkında bilgi vermeden önce, gazetecilerin sorularını cevaplarken, “İsrail’in saldıracağını biliyorduk ve İran’ın buna ABD’ye (saldırarak) karşılık vereceğini de biliyorduk. Eğer biz önce vurmasaydık, yüksek kayıp verecektik,” demişti. Rubio sonradan ifadesini, “Bu operasyon her hâlükârda yapılacaktı. İsrail’in niyetlerinden haberdardık ama ABD’nin İran’ı durdurması gerekiyordu,” şeklinde düzeltti. Rubio ayrıca “İran halkının ayaklanıp rejimi devirmesini isteriz, ancak bu bizim hedefimiz değil,” demişti.
Birçok medya kuruluşunun Trump’ın rejim değişikliği istediği yönündeki yorumlarına rağmen, ABD’nin resmi açıklamalarında rejim değişikliği hedefi yoktu. İsrail ise daha en baştan hedefin rejim değişikliği olduğunu söylüyordu. Perşembe günü Trump’ın on-line haber kanallarından Axios’a yaptığı açıklama, ABD’nin de bu görüşün peşine takıldığını, ya da bu niyetini artık daha fazla gizleyemediğini gösteriyordu: “Zamanlarını boşa harcıyorlar. Hamaney’in oğlu önemsiz birisi. Venezuela’daki Delcy [Rodriguez] örneğinde olduğu gibi, bu atamaya ben de dahil olmalıyım.” Trump, Hamaney’in politikalarını sürdürecek yeni bir İran liderini kabul etmeyi reddettiğini ve bunun ABD’yi “beş yıl içinde” yeniden savaşa sürükleyeceğini söyledi ve “Hamaney’in oğlu benim için kabul edilemez. İran’a uyum ve barış getirecek birini istiyoruz,” dedi.
Trump savaşın kısa sürmesini istiyor
Trump’ın bu son derece kibirli ve İran elitleri açısından hazmedilmesi zor sözleri, büyük olasılıkla, kendi üslubunca bir mesajdı: Makul bir lider üzerinde anlaşalım, bu savaşı bitirelim. Aklında biri var mı? Yok. Bu soru kendisine yöneltildiğinde, “Aklımızdakilerin hepsi Hamaney ile birlikte öldü,” demişti.
Trump bu savaşın kısa süreceğine inanmıştı. ABD-İsrail saldıracak, İran halkı ayaklanacak, rejim devrilecekti. İlk gün İran’ın tepe kadrolarını “temizleyerek” bu “stratejinin” ilk ayağını başarıyla tamamlamışlardı. Şimdi sıra ayaklanmadaydı. Trump İran halkına “yönetimi devralın,” dedi. Daha iki ay önce en iyimser tahminle 20 bin ölü veren İran halkının ayaklanacak hali var mıydı, bunu soran yoktu.
ABD yetkilileri karaya asker çıkarma ihtimalini devre dışı tutmadıklarını söylüyordu ama, Trump uzayan savaşın hem çok masraflı olacağının hem de verilecek kayıpların ve hedefe tam olarak ulaşamamanın, yaklaşan ara seçimlerin kaderini kendisi açısından olumsuz etkileyeceğinin farkındaydı.
The Economist’in, İngiltere merkezli YouGov araştırma şirketi ile birlikte her hafta tekrarladığı bir araştırma var. Donald Trump’ın politikalarının ABD halkı tarafından ne kadar onaylandığının izlendiği bu araştırmaya göre geçen hafta Amerikan halkının %38’i Trump’ı onaylıyor, %58’i onaylamıyordu. %4’ü ise kararsızdı. Trump’ın puanları, göreve geldiğinden beri sürekli düşüyordu. Detaya inildiğinde, 2024’te Trump’a oy vermiş eyaletlerde de memnuniyetsizliğin yükseldiği görülüyordu. Bu yüzden Trump’ın kısa süren bir savaşla ve kitlelere satabileceği bir “zafer”le bu işten sıyrılması gerekiyor.
Netanyahu savaşın uzun sürmesini istiyor
Netanyahu ise biraz uzayacak bir savaşı tercih ediyor. Şu anda İsrail, İran’ın füzelerinin hedefi konumunda. Kayıplar veriliyor. Savaş sürdüğü sürece, halk büyük ölçüde Netanyahu’nun etrafında kenetlenmeye devam edecek. Şimdilik çoğunluk bu savaşın zorunlu olduğunu savunuyor gibi görünüyor (Bu konuda net rakamlar yok). Ancak Netanyahu çok iyi biliyor ki, üç yıl önce 7 Ekim’de Hamas’ın 1200 İsrailliyi öldürmesine “izin verdiği için,” İsrail halkı hâlâ onu suçluyor. Bu yüzden savaş ne kadar uzun sürerse sürsün, “sonuna kadar gitmek” ve İran rejimini devirip bölgesel güç dengesini değiştirmek istiyor.
İsrail’de seçimler Ekim’de. Ancak, 31 Mart’ta Netanyahu hükümet bütçesini parlamentodan geçiremezse veya koalisyon hükümeti dağılırsa bir erken seçim olasılığı doğuyor. Netanyahu’nun en az 31 Mart’a kadar savaşı sürdürmeyi tercih etme olasılığı yüksek. Savaş koşullarında bütçeyi onaylamayıp hükümet krizi yaratmayı kimse göze alamaz.
Independent’in görüştüğü, 50 yaşındaki İsrail vatandaşı Gili Perez’in duyguları, Netanyahu’ya verilen desteğin arkasındaki ruh halini daha iyi sergiliyor: Evet, savaşı başlatmak doğruydu, çünkü çılgın İranlı liderlerle oturup konuşmak imkansızdı. Ama sonsuza kadar sürecek bir savaştansa, müzakere yoluyla bir sonuca varılmasını tercih ederdi. “İnsanlar yarı zamanlarını evlerinden çıkamadan geçiriyorlar. Okullar kapalı. 16 yaşındaki oğlum sığınakta uyuyor. İsrail’de her şeye alışkınız, ama üç yıllık savaş yeter artık.”
Netanyahu ülkesine kesin bir zafer getirirse siyasal geleceğini garanti altına alacağını düşünüyor. Ancak kavrayamadığı bir şey var: Bu hengâmeden zaferle çıkarsa, artık kendisine ihtiyaç kalmayacak. İsrail halkı kendini güvende hissederse, yeni bir maceraya sürüklenmek istemeyecek. Siz deyin “Churchill Sendromu,” ben diyeyim “savaş sonrası tepkisi.” (Netanyahu’nun, halkının kendini güvende hissetmemesi için bu savaştan sonra başka neler yapabileceği “spekülasyonuna” şimdilik girmeyelim.)
İngiltere “üslerini kullandırmama” sözünü tutamadı
Başkan Trump, Başkan Yardımcısı Vance, Dışişleri Bakanı Rubio tarafından aralıksız aşağılanan Avrupalı müttefikler, bu kez de savaşa katılmayacaklarını ilan ederek Trumpçıları kızdırmışlardı. Trump İngiltere Başbakanı Keir Starmer için “O bir Churchill değil” diyerek “yaratıcı” bir hakarette bulundu. Yanı sıra, ABD’nin İspanya ile bütün ticari ilişkilerini keseceğini ilan etti. İki ülke de üslerinin kullanılmasına izin vermemişti.
İngiltere kısa sürede çark etti, üslerini açtı. İspanya ayak diredi. Starmer’in “savunma amaçlı” açtığı üslerden ikisinin (Hint Okyanusu’nda Chagos Adaları’ndaki Diego Garcia ve İngiltere Gloucestershire’daki Fairford) ABD’nin uzun menzilli ağır bombardıman uçakları tarafından kullanılacağı belirtiliyor. B1 bombardıman uçakları İngiltere’ye vardı bile. Bakalım Starmer’in, “savaştaki rolümüz sadece savunma amaçlıdır,” söylemini İngilizler ne kadar inandırıcı bulunacak.
İngiltere’nin “girmediği” bir savaşta askeri kayıpları olur mu bilinmez. Ama ekonomik kayıplarının yüksek olacağı şimdiden belli. Geçen hafta, Maliye Bakanı Rachel Reeves’in Avam Kamarası’nda planlanmış bir bütçe konuşması vardı. Reeves’in, vergi gelirlerini artırmadaki başarısı, savaşın enerji fiyatlarını ve enflasyonu artırabileceği uyarısının gölgesinde kaldı. Enerji fiyatları, İngiltere’deki seçmenler açısından en hassas konu… Zaten zor durumda olan Başbakan Keir Starmer’ın başbakanlık koltuğu, savaşla birlikte, sallanan sandalyeye dönüşmüş durumda.
Savaşa katılmış gibi yapmak mı, katılmamış gibi yapmak mı?
Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron, 28 Şubat’ta “Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, uluslararası hukukun dışında yürütülen askeri operasyonlar başlatmaya karar verdiler, bu bizim onaylayamayacağımız bir şey” demişti. Bu tavrı ancak 3 Mart’a kadar sürebildi. Salı akşamı yaptığı konuşmada Macron, Fransa’nın askeri operasyonlara katılacağını duyurarak, bu operasyonların “kesinlikle savunma amaçlı” olacağını belirtti. Macron, Güney Kıbrıs’taki İngiliz Akrotiri üssüne yapılan saldırının savaşı başka bir boyuta taşıdığını söylüyordu. Güney Kıbrıs’a ek hava savunma sistemleri göndereceğini ve bir fırkateyni Doğu Akdeniz’de konuşlandıracağını duyurdu. Bir gemi de Starmer gönderecekti, ama İngiliz temposuyla…
Alman Şansölyesi (Başbakanı) Friedrich Merz, savaş zamanı Trump’ı ziyaret eden tek dünya lideriydi. Merz hem Trump’ı kızdırmayacak, hem de “Avrupa’nın çıkarlarını savunacak”tı. Ziyaret öncesinde verdiği demeçte, hiçbir Avrupalı liderin söylemediği bir şeyi söyledi: “Şu an Avrupa’nın, ABD ve İsrail’e, uluslararası hukuk dersi vermesinin zamanı değil.”
ABD’deyken, Trump İspanya’ya ve Birleşik Krallık’a salvolar gönderirken susup oturdu; Trump’ın dikkatini boş yere Ukrayna’ya, Avrupa’nın bu konuda daha fazla sorumluluk almaya hazır olduğuna çekmeye çalıştı. Merz’in, dünya basının kayda geçirmeye değer bulduğu tek sözü şuydu: “Bu durum elbette ekonomilerimize zarar veriyor. Bu yüzden hepimiz bu savaşın bir an önce sona ermesini umuyoruz.”
Rusya petrolden kazandığını jeopolitikte kaybedecek
Rusya Ukrayna batağına saplanmış durumda ve Ortadoğu’daki gelişmelere müdahale etme şansı yok. Buna karşılık petrol arzındaki düşüş ve fiyatlarda başlayan artış, Putin’e Rusya ekonomisi ve savaş finansmanı açısından ciddi bir yarar sağlayacak. Daha şimdiden Hindistan kapıda. Trump, son ticaret anlaşmasında, gümrükleri indirme karşılığında Rusya’dan petrol alımını kesmesini istediği Hindistan’a, geçici alım izni verdi. Çin’in de petrol açığını kapamak için Rusya’ya yöneleceği aşikar.
Petrol kazançları değil ama savaşın uzaması Rusya’ya Ukrayna’daki “pat” durumunu bozmak için de bir fırsat sağlayabilir. Ukrayna, hava savunma füze stoklarını yenileyemeyebilir. Uzayan bir savaşta bu füzeleri ABD ve müttefiklerinin kullanması gerekecek. Buna karşılık Rusya’nın da, başlangıçta İran’dan aldığı, sonra kendi kopyalarını yaptığı dronlara ve yeni saldırı füzelerine çok sayıda ihtiyacı olacak. Hızlı bir kapasite artışı için yeterli fiziki ve teknik gücü yok gibi…
Bir de asker meselesi var. Daha fazla para, daha fazla asker anlamına gelmeyebilir, çünkü bu alandaki sıkıntı paradan çok tedarik güçlüğü… Rusya petrolden gelecek ekstra kazancının bir kısmını artan navlun fiyatlarına uyum gösterecek olan, çoğu yabancıların elindeki korsan filosuna aktaracak. Belki bir kısmını da iç gerilimleri yumuşatmakta kullanabilecek. Rusların belini büken dolaylı vergileri veya gıda fiyatlarındaki artışı (BBC) sübvanse edebilecek.
Ancak, küresel paylaşım savaşında geri düşmemeye çalışan Rusya’nın bu kısa vadeli kazançları orta ve uzun vadedeki kayıpları karşısında önemini yitirebilir. Putin Trump’ı ve Netanyahu’yu doğrudan karşısına almak istemiyor, gelişmeleri sadece izliyor. Bu zorunlu ataletin orta ve uzun vadede bedeli büyük. İran Rusya’nın Ortadoğu’daki son kalesi, ABD yaptırımlarına maruz kalan ülkelerle oluşturmaya çalıştığı bloğun Kuzey Kore ile birlikte önemli bir ayağıydı. Venezuela’yı yakın zamanda kaybetti. Küba ise abluka altında.
Trump geçen yıl Rusya’nın arka bahçesine el atmış, Azerbaycan ve Ermenistan arasında barış yapılmasını sağlamıştı. Ayrıca Azerbaycan’ı Nahçıvan’a bağlayan Zengezur Koridoru’nun (Syunik Yolu – Zəngəzur Dəhlizi) güvenlik, işletme ve altyapı geliştirme haklarını üstlenmişti. İran savaşının, komşu bölgelere yayılan etkileri, Rusya’nın arka bahçesinde ABD’nin yeni etki alanları elde etmesini sağlayabilir.
Çin orta vadede adapte olabilir, ama kısa vadede zarar görecek
Çin, Ortadoğu’daki savaştan ve savaş bitse bile devam edecek olan istikrarsızlıktan önemli ölçüde olumsuz etkilenecek ve bu etki Çin’in bir süper güç olarak ABD ile baş etme “hazırlıklarının” ertelenmesine yol açabilecek.
Kısa vadede bu olumsuzluk, petrol ve navlun fiyatlarındaki artış, Venezuela’dan sonra İran’ın da devre dışı kalması ve petrol açığının yüzde 15’e varmasıyla kendini gösterecek. Reuters perşembe günü, Çin’in, rafinerilerden yakıt ihracatı için yeni sözleşmeler imzalamayı durdurmalarını ve taahhüt edilmiş sevkiyatları da iptal etmeye çalışmalarını istediğini bildirdi. (Çin hem dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı hem de Asya’nın en büyük rafine ürün ihracatçısı.) Petrol kayıplarına ticari ve mali kayıpların eklenmesi de pek uzun sürmeyecek.
Çin uzun süredir ticaret, yatırım ve finansman yoluyla, dünyada nüfuz alanlarını artırma peşindeydi. Faaliyet alanlarından biri de Ortadoğu’ydu. ABD ve Avrupa gibi Çin de, para neredeyse oraya yönelmiş, ticaret ve yatırımlarını Körfez ülkelerinde ve Suudi Arabistan’da yoğunlaştırmıştı. Buralarda önemli sayıda göçmen nüfusu da var. Bu yüzden savaştan ciddi zarar görecek.
Öte yandan, Çin yavaş yavaş siyasi bir oyuncu olarak da bölgede kendini göstermeye başlamıştı. Üç yıl önce, İran ve Suudi Arabistan’ı, resmi ilişkilerin yeniden kurulması için görüşmeler yapmak üzere bir araya getirmişti. İran ile olan ilişkisi de ucuz petrol temini dışında, ticari olarak çok önemli değildi. Daha çok siyasiydi. Yaptırımlar ortamında, İran’a teknoloji transferi yaparak molla rejimi ile ilişkilerini güçlendiriyordu. İran’a, rejimin son protestoları acımasızca bastırmasına yardımcı olan dijital gözetim araçlarını ve ülkenin Batıdan izole bir internet ağına sahip olmasını sağlayan teknolojiyi Çin satmıştı.
Bu ülkenin, uzun dönemli stratejileri sabırla uygulama yeteneği, seçeneklerini çeşitlendirme esnekliği var. Bu sayede orta ve uzun vadede, kısa vade zararlarını telafi edecek, planlarında gecikme olsa da yolundan sapmayacaktır. Bunları sağlayacak olan savaşın kazanımları değil, sabrın ve disiplinin getirileri olacaktır.
İran savaşı bir Ortadoğu-Kafkaslar girdabına mı dönüşecek?
Geçen hafta ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth savaşın yavaşlamayacağını, hızını arttıracağını söyledi. ABD ağır bombardıman uçaklarını bölgeye göndermeye hazırlanıyordu. Bu arada İsrail önce Lübnan’ın güneyini bombalamış, ardından da bombalama çemberini Beyrut’un güneyindeki dış mahalleleri kadar genişletmişti. Yine geçen hafta ABD’nin Irak ve Suriye’deki Kürt gruplarını devreye sokmaya çalıştığı iç ve dış basına yansıdı. Amaç, Kürt gruplarını birleştirerek, İran’da başlaması istenen Kürt isyanına dışarıdan destek vermekti. Bunlar dışında bir de, Güney Kıbrıs’a, Türkiye’ye, Kuzey Suriye’ye, Kuzey Irak’a, Azerbaycan’a (Nahçıvan) dron ve füze saldırıları yapıldı. İran savaşı, bir Ortadoğu-Kafkaslar girdabına dönüşüyordu.
Bu füzeler İran’ın uyarı atışı mıydı, Hizbullah’ın inisiyatifi miydi yoksa İsrail’in kışkırtması mıydı? İran, Türkiye ve Azerbaycan’a gönderilen dronlarla ilişkisi olmadığını açıkladı. Nahçıvan saldırısı ile ilgili olarak İran Dışişleri Bakanı Arakçi: “Saldırı bizim değildi. İsrail, kamuoyu manipülasyonu yapıyor,” dedi. Kuzey Irak’taki Kürt kamplarını hedef alan saldırıları ise İran açıkça üstlendi. Rojova bölgesi içindeki Kamışlı havaalanı yakınlarına düşen füze ve Kıbrıs’taki İngiliz üssü Akrotiri’nin pistinde hasara neden olan dron hakkında ise, İran, ne “yaptım”, ne de “yapmadım” dedi. Patlamayan Rojova füzesi, Kürtlerin caydırılmasının bir parçası olduğundan ayrı bir açıklamaya konu olmamış olabilir. Akrotiri üssüne gönderilen dron hakkında İran da Hizbullah’tan şüphelenmiş ancak teması kopuk olduğu için teyit edememiş olabilir.
İngiliz üssüne gönderilen ve ikisi havada imha edilen üç dronun, İngiltere’nin üslerini Amerika’nın kullanımına açacağını açıklamasından hemen sonra Güney Kıbrıs’a ulaşması üzerine, Başbakan Starmer, “Dronlar açıklamamızdan önce yola çıkarılmış,” anlamına gelecek sözler sarf etmişti. Açıkça dillendirilmese de İngiltere’yi savaşa sokmak için yapılmış bir İsrail provokasyonundan kuşkulanılmış olabilirdi. Aynı şekilde Azerbaycan’ın da, özellikle Kafkasya üzerinden İran’a ulaşan lojistik hatları kesmesi için (Bunun anlamı Azerbaycan’ın Ermenistan’a girmesi) savaşa çekilmesi düşünülmüş olabilir.
Türkiye’ye yönelen ve “NATO unsurlarınca” havada imha edilen dron, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’ın Körfez ülkelerine saldırmasını, “İran’ın stratejisi son derece yanlış,” diye değerlendirmesinin hemen ardından gönderilmişti. Bunun İran’dan gelen bir, “Karışma!” uyarısı olması mümkün. Ama bu uyarının etkili olabilmesi, “sessiz kalmayı” gerektiriyor. Oysa İran “ben atmadım” dedi. Burada da bir soru işareti var. (Son olarak Başkan Pezeşkiyan tüm komşularından özür diledi.)
Bütün bunlar ne kadar kırılgan bir zemin üzerinde olduğumuzu, savaşın girdabı hızlanırken, saldırılar, misillemeler ve provokasyonlarla her an bu girdabın içine çekilebileceğimizi gösteriyor.
İran’da Trump’ın istediği gibi bir rejim değişikliği sağlanabilir mi?
İran’da hem Trump’ın, hem Netanyahu’nun onaylayacağı, Devrim Muhafızları’nın kabul edeceği, İran halkının benimseyeceği bir lider bulup başa geçirmek imkansız. Buldunuz diyelim, bunun bir rejim değişikliğine yol açması yıllar sürer. Bu öngörülemeyecek bir şey değil. Demek ki rejim değişikliği lafı bir retorikten ibaret. Nükleer programdan vaz geçecek, ülkenin askeri varlıklarını yeniden inşa etmeyecek, ekonomik varlıklarını ABD-İsrail’e teslim edecek bir yönetim, dini kimliğini muhafaza etse de, yeterli bulunacaktır muhtemelen. Bu isim Devrim Muhafızları içinden çıkmazsa, çözülmesi gereken ayrı bir problem ortaya çıkacaktır.
Liderlik problemlerini aşabilmek için mevcut yönetimin uzun bir savaşla yıpratılması veya füzelerinden arındırılması gerekecek. Trump’un hala ikincisi konusunda umudu var. Bir yandan da İran’ın koşulsuz teslim olmasını istiyor. İran teslim olmaz, “Rejim değişikliği” çok uzarsa, bakarsınız, “füzeler gitti, oyun bitti” diyebilir. Kısa sürede füzelerden kurtulmayı da başaramazsa, o zaman, o da bu savaşın kaybedenleri arasındaki yerini alacak. En büyük kaybedenler ise İran ve bölge halkları olacak.
