Arka planda sürekli bir ses vardır, siz onu duyarsınız ama sesin şiddeti tam da bilincinize çıkmaz. Ne zaman ki o ses kesilir, o zaman bir boşluk doğar içinizde ve sessizlik, az önce duyduğunuz sesin şiddetini daha güçlü hissetmenizi sağlar. Geçen hafta İran’dan gelen seslerin tamamen kesilmesi, bende işte böyle derin ve korkutucu bir boşluk yarattı.
Bütün veriler İran’da çok korkunç şeyler yaşandığını gösteriyordu. Molla rejimi gösterileri bastırmış, sokaklarda hakimiyetini kurmuştu. Ama nasıl? Çok ağır bir şiddet uygulayarak ve bu şiddeti gözlerden saklayabilmek için ülke çapında yoğun bir internet karartmasına başvurarak…
Geniş bir katliam ve onu izleyen bir kara propaganda ile İran rejimi baskı ve korku duvarlarını yeniden yükseltirken, protestocular, aktivistler, destekçiler yaşananları bulabildikleri küçük gediklerden dünyaya duyurabilmek, rejimin yalanlarının ortalığı kaplamasının önüne geçebilmek için insanüstü bir gayret sarf ediyorlar.
Ölü sayısında artık 20 bin rakamı telaffuz ediliyor
Geçtiğimiz pazartesi günü, İngiliz The Economist dergisinin web sitesinde yer alan bir yorumda, son durum şöyle tarif ediliyordu:
“Görünüşe göre ortalık sakinleşti. Rejim kontrolü yeniden ele geçirdi. Kısa süreliğine yıkılan korku tavanı yeniden kuruldu. Maskeli adamlar başkent Tahran’da fiili sıkıyönetim ve gün batımından şafağa kadar sokağa çıkma yasağı uyguluyor. Güvenlik güçleri, Starlink’in karakteristik uydu antenlerini aramak için çatıları tarıyor ve protestocuları desteklediğinden şüphelenilen şirketlere baskın düzenliyor. Şehirlerde kontrol noktaları kuruldu. Ebeveynler vurulan çocuklarının cesetlerini almak için binlerce dolarlık ‘kurşun vergisi’ ödüyor.”
Economist aralarında resmi görevlilerin de bulunduğu İran’daki kaynaklarına göre ölü sayısının 20 bini bulabileceğini bildiriyordu. Bu rakam afakî değildi.
İran’daki çeşitli kaynaklara erişimi çok daha güçlü olan, Washington merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı HRANA’nın geçen çarşamba günü kendi web sitesinde verdiği rakamlar Economist’i destekler nitelikteydi:
“Ülke çapında protestoların yirmi altıncı gününde, teyit edilen ölü sayısı 5.002’ye ulaşırken soruşturma aşamasında olan ölümlerin sayısı 9.787’ye yükseldi. Ayrıca protestolar sırasında en az 7.391 kişi ağır yaralandı ve toplam tutuklama sayısı 26.852’ye çıktı.” Ağır yaralıları katarsanız HRANA’nın rakamı 22 bini geçiyordu. Cuma akşamı Bloomberg haber ajansı da 20 bin rakamını telaffuz etmeye başlamıştı.
Ölen öldü, şimdi kalanları baskı altında tutma zamanı
HRANA’ya göre hükümet artık daha çok “işlediği cinayetlerle ilgili resmi söylemini pekiştirmekle” uğraşıyordu. Bir yandan Internet kesintileri devam ediyor, bir yandan da içeride yoğun bir baskı uygulanıyordu. Şehir merkezlerinde, ana meydanlarda, yoğun güzergahlarda ve hassas bölgelerin çevresinde güvenlik güçleri, kolluk kuvvetleri ve sivil polisler “kendilerini gösterirken,” bazı bölgelerde mobil kontrol noktaları ve motosikletli devriyelerin artırıldığı gözleniyordu. Görgü tanıkları, yaygın kontrollerden, araç çevirmelerinden, cep telefonu denetimlerinden ve zaman zaman devam eden tutuklamalardan söz ediyordu. Başlangıçta amaç toplu hareket olasılığını en aza indirmekken, şimdilerde daha çok gözdağına dönüşmüştü.
Öldürülen ve gözaltına alınanların ailelerine yönelik baskının arttığına dair haberler de vardı. Bazı şehirlerde, güvenlik güçleri evleri ziyaret ediyor veya telefonla arayarak ailelere anma törenleri düzenlememeleri, toplanmamaları veya medyaya konuşmamaları konusunda uyarıda bulunuyordu.
Bu haberlerden ülkeyi İslamî esaslara göre yönettiğini söyleyen Molla rejiminin 26 gün içinde en az 15 bin kişiyi (ağır yaralılar kurtarılamazsa 22 bin kişiyi) katletmekle kalmayıp bir yandan cenazelerini teslim etmek için ailelerden “kurşun vergisi” aldığını, öte yandan da yas ritüellerini ve cenaze törenlerini yasakladığını öğreniyoruz. İçimden geçenleri söylemeyeyim.
“İsrail’in kışkırttığı ve silahlandırdığı teröristler”
Hükümetin resmi ölüm rakamı, geçen çarşamba itibariyle 3.117. Yani hükümet gösterilerde 3 binden fazla kişinin öldüğünü kabul ediyor, ama bunların çoğunu göstericilerin öldürdüğünü ileri sürüyor. Ölenlerin 2.427’si “siviller ve güvenlik güçleri” olarak sınıflandırılmış. Hatta bunlara “şehit” deniyor. Herhalde “düşman” tarafından öldürüldükleri söylenmeye çalışılıyor. Geri kalanlar ise “teröristler.” Peki düşman kim? “Teröristleri silahlandıran ve harekete geçiren İsrail.”
Rusya’nın resmi haber ajansı TASS, İran hükümetinin kara propagandayı hangi noktaya vardırdığını şu haberle ortaya koyuyor: “İran güvenlik güçleri içindeki bir kaynak TASS’a verdiği bilgide İran’daki protestolar sırasında öldürülen çocukların cesetlerinde yapılan adli tıp incelemelerinde, askeri sınıf İsrail mermileri bulunduğunu açıkladı.”
Terörist-İsrail kurşunu-öldürülen çocuk üçgeni resmi rakamlarla bile çok yüksek olan ölümleri açıklamanın güvenli bir yolu olarak görülmüş. Ama, İran Devlet Başkanı Masoud Pezeshkian’ın ilk günlerde protestoları “meşru” olarak nitelendirdiği, buna karşılık 36 yıldır gerçek iktidarı temsil eden, “yüce lider” Ali Hamaney’in protestocuları isyancı olarak niteleyip öldürülmelerine cevaz verdiği ve bunu bütün dünyanın duyduğu herhalde unutulmuş. Yakında İran güvenlik güçleri uluslararası bir basın toplantısı düzenleyip “ele geçirdikleri” yüzlerce İsrail silahını, uzun bir masaya sıralanmış olarak bayrak, kitap ve yüce liderin resmi ile sergilerler herhalde… Yapmazlarsa hatırım kalır.
Teröristlere dolarla yapılan ödemelerin tarifesi açıklanmış
Bir başka resmi Rus ajansı olan RIA Novosti ise İran’da diplomatik bir kaynağın “isyanların eşi benzeri görülmemiş olduğunu” belirttiğini ve göstericilerin banka şubelerini, dükkanları, evleri ateşe verdiklerini aktardığını ileri sürüyor. Yaklaşık 50 itfaiye aracı, iki yüz ambulans, 53 cami (25’i Tahran’da) yanmış. Dahası var: İran Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh, teröristlere cinayet başına 3500 dolar, kundaklama başına 1500 dolar ödendiğini açıklamış. Tahran, ABD ve İsrail’in bu işte rol aldığına dair kanıtlar sunmaya hazırmış. (Geçmişte olduğu gibi yine TV’ye “itirafçılar” çıkaracaklardır herhalde.)
Bir elde silah, öbür elde defter kalem, kaç kişi öldürdüm, kaç yer kundakladım diye hesap yapmak zor olsa gerek, ama imkansız değil. Kargaşanın bir kısmı da “sen vurdun-ben vurdum, ben ateşe verdim-yok ben ateşe verdim” kavgası yüzünden çıkmış olmalı.
Özür dilerim. Şakası yapılacak konu değil. Bütün bunları; interneti kesip ülkeyi dışarı kapayarak katliam yapmayı, sonra bu katliamdan göstericileri sorumlu tutmayı, “teröristlerin” öldürdükleri adam, yaktıkları araba ve bina başına para aldıklarını iddia etmeyi, ileriki günlerde başka rejimlerin kopyalayıp kullanma ihtimali çok da zayıf değil. Benzerlerinin hiç uygulanmadığını da söyleyemeyiz. Böyle bir dünyada yaşıyoruz.
Yaşananlarda ABD-İsrail parmağı var mı?
Elbette var. Bu çapta bir kargaşa bir kez çıktı mı, kalabalığın arasında onlarca ajanın olmaması mümkün mü? Rejimin ajanları da buna dahil. Ayrıca geçmişte, İran’ın üst düzey komutanlarına düzenlenen nokta harekâtı şeklindeki suikastların, içerden bilgilendirme olmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. ABD-İsrail hesabına çalışan maaşlı İran vatandaşlarının dahi olabileceğini varsaymalıyız.
Öte yandan “ajan” illa sokakta çalışmaz. Danışman kılığında veya maaşlı/maaşsız işbirlikçi olarak hükümetin içinde de yer alabilir. Burada da Rusya ile Çin’i göz önüne almak gerekir. Belki Fransa’yı, Almanya’yı da… Mesela, İran’ın VPN kullanımını takip edip engelleyen teknolojiyi Çin’den aldığını biliyoruz. İran gibi bir ülkede gelişmeleri manipüle etmek için farklı güçlerin devrede olduğunu varsaymak spekülasyon sayılmaz.
Somut bir “parmak” örneği
Bütün otoriter rejimler gibi İran da, Internet kesintilerini toplumsal olaylara müdahale yöntemi olarak uzun süredir kullanıyordu. Ancak Internet kesintilerinin tam karartma olarak uygulanması zordu. Çünkü hem ticaret hayatının sürmesi, bankaların çalışabilmesi, hem de hükümetin kendi işlerini sürdürmesi gerekiyordu. (Bu yüzden aktivistlere yardım ettiğinden şüphelendiği şirketlerin peşine düşmüş durumda rejim.) Dolayısıyla bölgesel karartmalar, aralıklı kesintiler tercih ediliyordu. Bunun için İran, teknolojisini Çin’den aldığı kendine özel ve dış dünya ile bağlantıları kontrol edilebilen, bölgesel ve kısmi kesintilere elverişli bir sistem kurmuştu.
Ancak 8-9 Ocak’ta İran’da tam karartma uygulandı. Internet istisnasız olarak kesildi. Muhtemelen göstericilerin yoğun ateşli silah müdahalesiyle dağıtıldığı, ölümlerin en çok olduğu günler bunlardı. Karartma bu günlere ilişkin görüntülerin dışarıya ulaşmaması içindi.
Yine de, morg önüne yığılmış cesetler, ceset torbaları arasında ölülerini arayan insanlar, sokaklardan belli belirsiz birkaç ateş açma görüntüsü dünyaya ulaşabildi. Bu nasıl olmuştu?
2022’deki Mahsa Amini protestolarında Internet kesintileri çok yoğun kullanılmıştı. O zamandan bu yana aktivistler ve sivil toplum grupları yeni bir yol bulmuşlardı: Uydu bağlantısı… Bunun için Elon Musk’ın Starlink Internet sistemi kullanılıyordu. Bu sistem, mevcut internet ağını, dolayısıyla da kesintileri by-pass ediyordu. The New York Times’ın haberine göre, bağlantı için özel bir terminal bir de çanak anten gerekiyordu. Çanak kolaydı ama terminalin ABD’den gelmesi gerekiyordu. Bu terminaller kaçak olarak yurda sokulmaya başlandı. Tabii parasıyla… ABD hükümeti de bu alandaki yaptırımları kaldırarak desteğini verdi. Hatta gösterilerin bir aşamasında Elon Musk İran’daki Starlink abonelerinden para almayacağını duyurdu.
Peki Molla rejimi 8-9 Ocak’taki mutlak karartmayı nasıl gerçekleştirdi? Onlar da boş durmamıştı. Starlink ekipmanının çalışması için gerekli olan GPS sinyallerini bozmak üzere tasarlanmış askeri düzeyde elektronik karıştırıcılar kullanmışlardı. Aktivistler ve sivil toplum grupları bu teknolojinin Ukrayna’daki gibi savaş alanları dışında nadiren kullanıldığını belirtiyorlardı. Bu sistem de muhtemelen Ruslardan alınmıştı.
İran’da yaklaşık olarak 50 bin Starlink terminali olduğu ileri sürülüyor. Ne kadarının yakalandığını bilmiyoruz. Ama rejimin dronlarla çatılarda çanak aradığını biliyoruz. Belli ki tamamı ele geçirilememiş. Ama asıl olarak, eğer rakam doğruysa, bunların kaçak olarak İran’a sokulması sadece sivil toplum örgütlerinin çabalarıyla mümkün gözükmüyor. Dahası bir altyapı da lazım. İran’a odaklanan bir dijital haklar grubu olan ASL19’un yönetici direktörü Fereidoon Bashar “Bu altyapıyı kurmak için planlama yapmanız gerekir” diyor, “farklı gruplar arasında yıllarca süren planlama ve çalışma…” Alın size Amerikan parmağı.
“Parmak” peşinde koşup ülkenin kendi dinamiklerini göz ardı etmeyelim
Bu protestoların ortaya çıkışını da, bunu yaratan iç dinamikleri de “dış güçlerle” açıklamanın bizi olayların sosyolojisini anlamaktan uzaklaştıracağı kanısındayım. Bugünkünün en büyük protesto olduğu konusunda herkes hemfikir. Ama işler bu noktaya bir birikim sonucu geldi.
2017’de gıda ve benzin fiyatlarındaki artış, 2019’da yine benzin fiyatlarına gösterilen tepki, 2022’de başını açtığı için tutuklanan Mahsa Amini’nin “Ahlak Polisi”nin elindeyken ölümünün protesto edilmesi nispeten daha sınırlı gösterilerdi. Bugün ise genel ekonomik tepki şeklinde başlayan ve kısa sürede rejim aleyhtarlığına dönüşen gösteriler 27 eyalette 32 şehre yayıldı. Eski-yeni bütün gösterilerin ortak yanı sıradan insanları tamamen kendiliğinden bir biçimde (örgütlülüğün karşıtı olarak kendiliğinden) bir araya getirmesi… Lider yok, örgüt yok. Varsa üç-beş örgütlü yapı, onların da gizlilik yüzünden geniş kitlelerle ilişkisi yok.
Molla rejimi, “liderlerini”, “örgüt yapılarını” öğrenmek için tutukladığı insanlara boşu boşuna eziyet ediyor, işkence yapıyor. Bütün bu gösteriler dikey örgüt yapılarıyla değil, yatay haberleşmeyle gerçekleşiyor. Internet en önemli silah… Çarşı esnafına öğrenciler katılıyor, gece gösterilerine işçiler-memurlar dahil oluyor. Başlangıçta şenlik havası gösterilere hakim oluyor. Çoğu zaman halk çoluk çocuk evden çıkıyor… Ta ki, polisler, askerler göstericilere makineli tüfeklerle ateş edene kadar. Yangınlar mı? Onları kimin çıkardığı belli değil. Araba devirmek ve yakmak, göstericilerin güvenlik güçlerinin saldırısından kendilerini koruma biçimlerinden biri. Diğer yangınlar kim bilir kimin işi… Ama TV’de güzel gözüküyor, göstericileri çapulcu olarak nitelemek için iyi bir fırsat sağlıyor.
Gösteriler bir devrimin başlangıcı mı, rejimi yıkma gücü var mı soruları baştan beri hep soruldu, tartışıldı. Bu tartışmalarda çoğu zaman kendiliğinden gösterilerin kaderi hakkında pek az örnek üzerinde duruldu. Kendiliğinden gösterilerin başarılı olması, çok değişik faktörlere bağlıydı. Ve esas soru, “başarı”nın ne olduğuydu.
Örgütsüz-lidersiz “Arap Baharı” başarılı olmamış mıydı?
Ben üç örnek vereyim, siz karar verin.
2010-2011’de, Tunus’ta, bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlayan örgütsüz-lidersiz sokak gösterileri Zeynel Abidin Bin Ali rejimini devirdi. Ama bu ancak örgütlü bir sendikanın -sendika tabanının zorlamasıyla- devreye girmesi, genel grev ilan etmesi ve bu süreçte ordunun tarafsız kalmasıyla mümkün oldu. Asıl önemlisi, göstericilerin de sendikanın da bir planı yoktu. 10 yıl boyunca çeşitli hükümet denemelerinden sonra, bir yanda kapıdan kovulan eski rejim elitleri bacadan girerken, öte yanda 2019 yılında seçimle işbaşına gelen popülist Kays Said’in (Kais Saied) 2022 Anayasa değişikliği ile başkanlık sistemine geçmesi, olayı tekrar tek adam rejimine bağladı.
2011’de Mısır’da yaşanan ve “Tahrir Meydanı” ile simgeleşen sokak gösterileri de örgütsüz ve lidersizdi. Bu gösteriler 18 günde Hüsnü Mübarek’in istifa ettirilmesi ile sonuçlandı. Bu kez de ordu devredeydi. Yüksek Askeri Konsey yönetimi ele aldı. 2012’de seçimler yapıldı. Tabii ki göstericilerin arasından bir lider, bir örgüt çıkmadı. Muhammed Mursi (Müslüman Kardeşler) seçimi kazandı. Bir yıl geçmeden yeniden sokak gösterileri başladı. 2013’te Sisi darbesi geldi ve Mübarek rejiminden bile daha otoriter bir yönetime geçildi. Sokak gösterileri rejimi değiştirmiş ama dönüştürememişti.
Ben bu satırları yazarken Trump İran üzerine bir ABD filosu gönderdiğini açıklamıştı. Muhtemelen öncelikli beklenti Molla rejimi içinden birilerinin Hamaney’i devirmesi. Bunun sadece tehditle gerçekleşmesi zayıf ihtimal ama imkansız değil. Tehdit olmazsa saldırı ile bu yolu açmayı düşünüyor olmalılar. Siz bu satırları okurken, belki de saldırı emri verilmiş olur. Geçen sefer de saldırı hafta sonu gerçekleştirilmişti. İlk gelişmeler hangi yönde olursa olsun, bir “askeri dış müdahale” örneği olarak Libya’ya bakmakta fayda var.
2011 yılında Libya’nın Bingazi kentinde başlayan protestolar da lidersiz ve örgütsüzdü. Kaddafi rejimi çok hızlı ve çok sert karşılık verdi. Daha ilk anda göstericilerin üzerine ateş açtı. Gösteriler herhangi bir gelişme gösteremeden söndü. Ama birkaç hafta geçmeden Doğu’daki kabileler, bazı eski askerlerle birleşerek bir isyan başlattı. Bu isyan da dağınıktı, rejimi devirecek kadar güçlü değildi. Birleşmiş Milletler “sivilleri korumak” gerekçesiyle Libya hava sahasını uçuşlara kapattı. Ardından NATO’nun hava harekâtı başladı. Mart–Ekim 2011 arasında NATO uçakları, Kaddafi güçlerine karşı yaklaşık 26.000 sorti gerçekleştirdi. Muhalif güçler bu hava desteğiyle ilerleyebiliyordu. Kaddafi öldürüldü. Rejim çöktü ama yerine yenisi kurulamadı. İç savaş başladı ve aralıklarla sürdü. 2020’den bu yana, bölünmüş bir ülkeden, kararsız bir denge durumundan ve geçen yıl olduğu gibi zaman zaman yeniden canlanan çatışmalardan söz edebiliriz…
Sezar’ın hakkı Sezar’a
İran’ı bu üç şablondan birine uyan bir son beklediğini söylemeye çalışmıyorum. Büyük güçler daima gelişmeleri manipüle etmeye çalışırlar. Ama bunda her zaman başarılı olamazlar. Diyebilirsiniz ki “geride bir kargaşa da kalsa başarmış olacaklar. Yıkmak onlara yeter, yenisini kurmakla ilgilenmiyorlar.” Belki eskiden böyleydi, ama artık değil… Kargaşa içindeki ülkelerin başlarına çok daha fazla bela açtığını artık kavradılar. Tabii ki demokrasiyle ilgilenmiyorlar, sadece ülkeye hakim, kendi denetimlerinde güçlü bir yönetim istiyorlar. Devrik Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi’nin piyasaya sürülmeye çalışılmasının nedeni de bu.
“Dış güçler”in otokratik rejimlerin kendilerini aklama retoriği olarak kullanıldığını biliyoruz. Bu yüzden, halk hareketlerinin çoğunlukla kendiliğinden, yerel, özgün niteliğini küçümsemeyelim, bu hareketleri dış güçlere bağlayarak otokratik rejimlerin ekmeğine yağ sürmeyelim diyorum.
İranlı-Fransız sinema sanatçısı, oyuncu Golshifteh Farahani Le Monde’a yazdığı yazıda iki yıllık Musaddık iktidarı dışında İran tarihinin otokratlar ve diktatörler tarihi olduğuna dikkat çekerek, “’Korkuya, diktatörlüklere ve işgalcilere direnmek bizim kanımızda var” diyor. Yine Farahani’nin deyişiyle “bugüne kadar pek çok yanlış seçim yapmış” da olsa, kadim bir kültürü olan, sinemasıyla, edebiyatıyla, şiiriyle, resmiyle, grafiğiyle uygarlığın Batı’da başlayıp Batı’da bitmediğinin vücut bulmuş kanıtı olan İran halkının direnen kesimine, özellikle de İran’ın direnişçi kadınlarına saygı duymak gerektiğini düşünüyorum.
