ABD ve Rusya arasında, nükleer silahları sınırlayan ve denetleyen anlaşma sona erdi. Anlaşmanın yenilenme ihtimali ufukta gözükmüyor. Dünya, nükleer silahlanmanın, başka ülkelerin de katılımıyla yeniden hız kazanmasından korkuyor. Nükleer silaha aday ülkelerin arasında Türkiye’nin de adı geçiyor.

Bana göre, şu kaotik dünyada karşılaşılması normal, basit bir tesadüf… Bir başkasına göre belki kaderin garip bir cilvesi… Her nasıl tanımlanırsa tanımlansın, geçtiğimiz haftanın gelecekte bir referans noktası olma olasılığı yüksek, özellikle 5 Şubat’ın…

İran ile ABD arasında İstanbul’da yapılması planlanan ve birinci gündem maddesi İran’ın nükleer silahlardan arındırılması olan müzakereler iptal edilme noktasından çarşamba günü geri döndü; müzakerelerin Umman’ın başkenti Muskat’ta başlaması üzerinde anlaşıldı. Perşembe günü ise, ironik bir tesadüfle, 50 yılı aşkın bir süredir dünyada belirli bir askeri denge sağlamış olan nükleer silahların sınırlandırılması anlaşmalarının sonuncusunun, ABD ile Rusya arasında imzalanmış bulunan “New START”ın (Yeni Başlangıç) süresi doldu. Yani artık ABD ve Rusya’nın eli birbirine karşı serbest. İstedikleri kadar nükleer silah üretebilirler.

Bu anlaşmanın süresinin dolması “sembolik” diye nitelenebilir. Yeni bir anlaşmanın gündemde olmaması, bundan böyle nükleer silahlanma yarışının hızlanacak olması, “zaten başlamıştır, onlar gizli gizli neler yapıyordu kim bilir,” diye de değerlendirilebilir. 

Ama, filler tepişirken çimenlerin ezilecek olması gerçeği göz ardı edilemez. İktidarda, muhalefette, yatırım ekranının başında, bakkal tezgahının arkasında, bankamatik kuyruğunda, üniversitede veya dergahta, her nerede olursanız olun, bu silahlanma yarışı bir ucundan hayatınıza dokunacak, bir tarafından yaşamınızı şekillendirecek. Bu sadece bizim için değil, bütün dünya için böyle… 

Anlaşmanın bir kıymet-i harbiyesi var mıydı?

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, mevcut durumu, “Yarım asırdan fazla bir süredir ilk kez, küresel nükleer silah stokunun ezici çoğunluğuna sahip iki devlet olan Rusya Federasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri için stratejik nükleer silahlara ilişkin herhangi bir bağlayıcı sınırlamanın olmadığı bir dünyayla karşı karşıyayız,” diye tarif ediyordu. “Uluslararası barış ve güvenlik için vahim bir an” nitelemesini kullanan Guterres, “on yıllardır elde edilen başarıların bu şekilde yok olması, daha kötü bir zamanda olamazdı – nükleer silah kullanılması riski on yıllardır en yüksek seviyede,” diyerek Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri’ni gecikmeden yeni bir nükleer silah kontrolü çerçevesi üzerinde müzakere yapmaya çağıyordu.

“Stratejik Saldırı Silahlarının Daha Fazla Azaltılması ve Sınırlandırılmasına Yönelik Önlemler,” kısa adıyla, “Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması” (Strategic Arms Reduction Treaty – START), 1972 yılında Kıtalararası Balistik Füzelerin Sınırlandırılması Görüşmeleri’nin sonucunda hayata geçirilen SALT Anlaşması (Nixon-Brejnev/SSCB) ile başlayan sürecin son ayağıydı. Çeşitli anlaşmalarla, yenilenip genişletilen, SALT’tan START’a uzanan süreç, 15 yıl önce imzalanan uzatma anlaşması “New START” ile (Obama-Medvedev ve Perde arkasında Putin) bugüne kadar gelmiş ve geçen perşembe günü (5 Şubat 2026) sona ermişti. 

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın sitesindeki bilgilere göre, 5 Şubat 2011’de yürürlüğe giren anlaşmanın öngördüğü sınırlamalara her iki tarafın uyum göstermesi 5 Şubat 2018’e kadar sürmüş ve o günden bu yana iki taraf da belirlenen sınırlarda veya altında kalmıştı. 

Anlaşma, nükleer başlıklara sayı sınırlaması getirmenin yanı sıra, her iki tarafa yılda 18 kez sahada denetleme hakkı veriyordu. Nükleer başlıkların yer değiştirmesi, test ateşlemeleri, devreye sokulan yeni sistemler ve güçleri konusunda karşı tarafa bilgi verilmesi öngörülüyordu. Uyduyla izlemenin engellenmemesi, balistik füzelere ve ağır bombardıman uçaklarına benzersiz tanımlayıcılar (izleme için kimlik bilgileri) atanması gibi maddeler de hesaba katılırsa, ortada az çok bir kısıtlamanın, karşılıklı denetlemenin var olduğu anlaşılır. Güçlü bir propaganda etkisi olmasına rağmen, bugüne kadar herhangi bir tarafın, diğerinin anlaşmayı ihlal ettiğine dair bir bildiriminin olmadığını da buna katarsak, anlaşmanın var olduğu bir dünya ile olmadığı bir dünyanın arasındaki fark belirginleşir.

Mesele sadece orta ve uzun vadeli sonuçlar değil. Mevcut küresel gerilimin kısa vadede yol açabileceği sonuçlar da kötümserlik yaratıyor. The Observer’a konuşan, Chatham House’dan Georgia Cole, “Eskiden nükleer silah kullanma tehdidinde bulunmak tabuydu; ancak bunun giderek ortadan kalktığını gördük” diyor. Cole, ABD ve Rusya’nın, birbirlerine, faaliyetlerini denetleme olanağı verdikleri bir ortamın kalmadığı bir durumun, “taktik nükleer silahların (kısa menzilli, etkisi sınırlı nükleer silahlar) kullanılmasına yol açabileceğinden” endişe duyduğunu dile getiriyor. Cole burada taktik nükleer silah sahibi “diğer” ülkelere de dikkat çekiyor. 

Kim ne dedi, anlaşma nasıl ortada kaldı

Aslında anlaşmanın uzatılması hiç gündeme gelmemiş değil. Daha “New START” devam ederken, yenileme görüşmeleri başlamıştı. Ancak Rusya, ikinci Ukrayna savaşı ile birlikte, 2023’te görüşmeleri askıya aldı; bir yandan savaş başlığı sınırlamalarına uyuyor, bir yandan da Ukrayna’da (ya da müttefikleri üzerinde) nükleer silah kullanma tehdidinde bulunabiliyordu. Bu arada Trump da, ABD’nin yeniden nükleer testlere girişeceğini açıklamıştı. (Testleri yasaklayan bir anlaşma da mevcuttu.) Bir başka sefer de ABD’nin “Golden Dome” (Altın Kubbe) füze savunma sistemini inşa etmeye başlayacağını ilan etti. (Beyaz Saray’ı altın yaldızlarla donatan Trump’a yakışan bir isim.) Moskova’nın buna tepkisi, bu yeni füze savunma sisteminin “New START” anlaşması ile “tamamen çeliştiğini” iddia etmek oldu. 

Putin, Eylül ayında tavır değiştirerek anlaşmayı bir yıl uzatmayı teklif etti. Geçici bir uzatma yeni bir anlaşmanın hazırlanması için taraflara zaman kazandırabilirdi.

Moskova’daki tavır değişikliğinin ters yöndeki bir benzeri Washington’da da görüldü. Trump, Rusya’nın önerdiği uzatmayı önce “iyi bir fikir” olarak niteledi; sonradan “Baba”ya rahmet okutan bir ifadeyle, “Süre dolmuşsa, dolmuştur,” dedi. “Daha iyi bir anlaşma yapacağız” diye iddia eden Trump, Çin’in ve “diğer tarafların” gelecekteki herhangi bir anlaşmanın parçası olması gerektiğini ileri sürüyordu. Çinliler ise, katılmayacaklarını açıkça belirtmişlerdi. 

Timsah gözyaşları mı? 

El Cezire’nin haberine göre perşembe günü bir açıklama yapan Kremlin sözcüsü Dmitry Peskov, anlaşmanın bir yıl uzatılmasını önerdiklerini, ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın bu öneriye resmi bir yanıt vermediğini hatırlattı: “Anlaşma sona eriyor. Bunu olumsuz bir gelişme olarak görüyor ve üzüntümüzü ifade ediyoruz … Her durumda, Rusya Federasyonu nükleer silahlar alanındaki stratejik istikrar konusuna sorumlu ve dikkatli yaklaşımını sürdürecek ve elbette her zaman olduğu gibi öncelikle ulusal çıkarlarını gözetecektir.” Peskov’un, konunun bir gün önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping arasında yapılan bir telefon görüşmesinde gündeme geldiğini söylemesi de dikkat çekmişti. Bu görüşmenin, topu ABD’nin sahasında bırakmak için bir koordinasyon sağlamaya yönelik olduğu tahmin edilebilir. 

Nitekim, Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Lin Jian perşembe günü, “New START” anlaşmasının küresel stratejik istikrarın korunması açısından büyük önem taşıdığını belirtmiş ve “Çin anlaşmanın sona ermesinden üzüntü duymaktadır,” demişti.  Reuters’in haberine göre, Rusya’nın uzatma çağrısına ABD’nin olumlu cevap vermesi gerektiğini söyleyen Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bunun uluslararası toplumun genel beklentisi olduğunu vurgulamış ve “Uluslararası toplum, anlaşmanın sona ermesinin uluslararası nükleer silah kontrol sistemi ve küresel nükleer düzen üzerinde olumsuz bir etki yaratacağından genel olarak endişelidir,” demişti.  Sözcü Çin’in nükleer politikasını da “savunma amaçlı minimum silahlanma, nükleer silahları ilk kullanmama, nükleer silahı olmayan devletlere ve bölgelere karşı kullanmama” olarak tekrar etmişti. Çin’in yeni bir anlaşmaya katılmasının sebebi olarak ise, daha önce de belirtildiği gibi, nükleer güçlerinin Washington ve Moskova’dan çok daha küçük olmasını göstermişti. 

Çin’in üzüntüsü samimiydi aslında. Rusya ve ABD nükleer silahlarını sınırlarken, Çin’in silahlanmaya devam etmesi fena fikir değildi. 

Nükleer silahlanmada kim nerede?

Çin’in söyledikleri “doğru”ydu. ABD’nin 5.177 nükleer başlığı vardı. Bunların 1.770’i kullanıma hazır durumda tutuluyordu. Rusya’nın 5.459 başlığı vardı, bunların 1.718’i kullanıma hazır tutuluyordu. Geri kalanlar depolanmış veya “emekliye ayrılmış” (ama sökülmemiş) durumdaydı. 

“Dünyanın en hızlı büyüyen nükleer gücü” olarak nitelenen Çin’in ise “sadece” 600’e yakın nükleer başlığı olduğu ve bunların küçük bir kısmının kullanıma hazır tutulabildiği tahmin ediliyordu. 

Amerikan Biliminsanları Federasyonu’ndan Guardian ve New York Times’ın aktardığı rakamlar, dehşet verici olmakla birlikte, aynı kaynağa göre, sınırlandırma anlaşmalarının öncesinde ABD ve Rusya’nın 30 ile 40’ar bin (otuzbin-kırkbin!) arasında nükleer başlığı olduğunu da buraya not düşmek lazım. 

Aynı kaynaklardan tabloyu tamamlayalım: Fransa’nın 270’i kullanıma hazır 280, İngiltere’nin 120’si kullanıma hazır 225 nükleer başlığı vardı.  (Rusya, zamanında, yeni bir anlaşma yapılırsa buna İngiltere ve Fransa’nın da dahil edilmesi gerektiğini ileri sürmüştü.) Hindistan’ın 180, Pakistan’ın 170, İsrail’in 90 nükleer başlığının ise (İsrail’e “sessiz nükleer güç” deniyor) daha çok depolanmış olarak tutulduğu belirtiliyordu. Kuzey Kore’nin tahminen 50 başlığı olduğu sanılıyor ve statüleri bilinemediği için bu başlıklar depolanmış olarak kabul ediliyordu.  

Nükleer başlıkların kullanılabilmesi için bir füzeye takılı olması ve füzenin de bir rampaya oturtulmuş olması gerekiyor. Sınırsız rampa yok. Hele İngiltere örneğinde olduğu gibi, sadece denizaltılardan atılabilen füzeleriniz varsa mesela, kullanıma hazır savaş başlıklarınız, denizaltılarınızın rampa sayısı ile sınırlı oluyor. Yine de toplandığında yer yüzünde, insanlığı imha etmeye hazır (teknik tabiriyle kullanıma hazır) 4000’e yakın nükleer başlık olduğu görülüyor. Korkutucu değil mi? 

“Şimdi ne olacak” sorusunun içinde Türkiye’nin adı neden geçiyor?

Nükleer arena gerçekten karışık. Boy boy anlaşmalar var. Bunların bir kısmı kadük edilmiş. Örneğin ABD, orta menzilli nükleer silahlarla ilgili bir anlaşmadan geçtiğimiz yıllarda çekilmiş. Anlaşma anlamını yitirmiş. Örneğin, zamanında yapılmış, nükleer silaha sahip olmayan ülkeleri, bu silaha sahip olma girişiminden alıkoyan, nükleer silahların yayılmasını önlemeye yönelik bir anlaşma var. Nükleer testler yapmamayı taahhüt altına alan bir başka anlaşma daha var. (Bu son ikisinin altında Türkiye’nin de imzası var.) Bu anlaşmaların yarattığı karmaşık ortamın detaylarını uzmanlarına bırakarak, “Şimdi ne olacak” sorusuna Türkiye’nin nasıl dahil edildiğine bakalım.  

Bütün bu anlaşmalar ağının oluşturduğu sistemin en güçlü ayağının çökmesinin, nükleer arenada kimsenin hiçbir kuralı ve kısıtlamayı tanınmadığı bir dönemin başlayacağına ilişkin bir korkuyu beslediğini söyleyebiliriz. 

Nitekim perşembe günü Rusya’dan yapılan açıklama, ilk haliyle kalmamıştı. BBC’nin bildirdiğine göre gün içinde Rus Dışişleri’nin ikinci bir açıklaması daha vardı ve o açıklama “kuralsızlık” korkusunu haklı çıkarıcı nitelikteydi: “Mevcut koşullar altında, Yeni START anlaşmasının taraflarının, anlaşmanın temel hükümleri de dahil olmak üzere, anlaşma bağlamındaki herhangi bir yükümlülük veya simetrik beyana artık bağlı olmadıklarını ve prensip olarak bir sonraki adımlarını serbestçe seçebileceklerini varsayıyoruz. … Rusya Federasyonu bu konuda sorumlu ve dengeli bir şekilde hareket etmeyi amaçlamaktadır … ulusal güvenliğe yönelik olası ek tehditlere karşı kararlı askeri-teknik önlemler almaya (da) hazırdır.”  

Ortam böyle tarif edildiğinde, konuya yakın çevrelerin, nükleer silah sahibi ülkelerin yanı sıra, sahip olması muhtemel veya olmaya istekli ülkeleri de gözlem altında tutması normal. Yani, nükleer silahlanmanın hızlanacağından söz edilirken, sadece ABD, Rusya ve Çin’den söz edilmiyor. Son dalga haberlerin konusu olmasalar bile, kısa bir araştırmayla, içinde Türkiye’nin de yer aldığı listelere ulaşmak mümkün. Basında yer alan haber ve yorumlardan, akademik makalelerden, yetkili ağızlardan çıkan açık beyanlardan, iktidar veya muhalefet mensuplarının açıklamalarından, varsa yapılan hazırlıklardan veya içinde bulundukları coğrafi ortamın şartlarının empoze ettiği rasyonellerden hareketle nükleer silah sahibi olmaya hazırlanan veya istekli ülkeler olarak şunlar sıralanıyor: İran, Suudi Arabistan, Güney Kore, Japonya, Almanya, Polonya ve Türkiye.  

Kuşkusuz bu liste tartışmalı… Bu ülkelerin bir kısmına mevcut anlaşmalar ağının getirdiği kısıtlamalar var. (Örneğin Türkiye 1980’de Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasını, 1999’da da Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması’nı imzalamış.) Japonya örneğin, “New START”ın sona ermesi üzerine, “nükleer silahla saldırıya uğrayan tek ülke” olarak, “tüm nükleer silahları ortadan kaldırmak için pragmatik ve gerçekçi bir yaklaşım benimsemeyi amaçladığını” beyan etmiş. Ama, yine Japonya örneğinden gidelim, Çin’in ve Kuzey Kore’nin daimi tehdidi altında bir ülkenin, sağcı liderinin, ABD’nin vaat ettiği “nükleer koruma şemsiyesi”ne bu ortamda güvenmeyerek, kendi savunma seçeneklerini araştırdığı sonucuna varmak çok zor değil. Listedeki her ülke için fikir jimnastiğini hepimiz yapabiliriz. 

Anlayacağınız, kuralların tümüyle ortadan kalktığı bir ortamda kısıtlamaların da kısıtlama yanlısı beyanların da anlamını yitireceği düşünülüyor. Jeopolitik duruma, isteklere ve ihtiyaçlara göre hükme varılıyor. 

Açıktır ki, böyle bir ortamda da, herkes kafasına göre hareket edemeyecek. Asıl gücü elinde bulunduran, daha büyük nükleer cephanesi olan ülkeler, anlaşma yerine tehditle, kısıtlamaları sağlayacak. Bugün ABD-İran arasında yaşanan duruma benzeyen, başka gerilimler ortaya çıkacak. 

En yetkili ağızdan 2019’da yapılan açıklama

Gelelim Türkiye’nin adının neden bu listede yer aldığına… Tabii bir takım jeopolitik gerekçeler öne sürülüyor. O kısmı geçelim, “işaretler” e odaklanalım. 

Geniş Türkiye kamuoyu açısından Türkiye’nin nükleer güç sahibi olması açıktan tartışılan bir konu değil. Bir dönem açığa çıktı ama muhtemelen unutuldu gitti. Oysa o dönemden bu yana konu dar bir çevre içinde tartışılıyor ve bu tartışmanın internette izlerini sürmek çok zor değil. Tartışılıyorsa, konu “gündemdedir.”  

Öte yandan, açıktan açığa konuşulmayan bir konu olsa da, yabancı kaynaklar, Türkiye’nin ABD’nin taktik nükleer başlıklarından bir kısmına ev sahipliği yaptığını (İncirlik üssü kastediliyor) öteden beri belirtiyorlar. Bu tabii kendi nükleer gücüne sahip olmak demek değil. Ancak bir şemsiye altında (NATO veya ABD) kısmi bir caydırıcılık olarak kabul ediliyor. Bunu da not edelim.

Bir başka nokta da, Türkiye’nin nükleer santral girişimleri… Santraller nükleer silaha sahip olmanın birinci basamağı sayılıyor. Bu çerçevede Rusya ile ilişki içinde olunmasına ise ayrıca dikkat çekiliyor. Bunu da not edelim. (Bakalım Akkuyu’nun devreye girmesi ne tür yorumlarla karşılanacak.) 

Bunların hepsinden daha önemli bir şey var. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın 2019’da yaptığı ve anında dünya basınında yer alan bir açıklama… Sivas Kongresi’nin 100. Yılında Sivas’ta, Orta Anadolu Ekonomi Forumu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Reuters’de, Associated Press’de, BBC’de yar alan konuşmasının ilgili bölümünü, BBC News Türkçe’den aktaralım:

“Birlerinin elinde nükleer başlıklı füze var, bir tane iki tane değil … Ama benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın! Ben bunu kabul etmiyorum. … Şu anda dünyada gelişmiş ülkeler içinde neredeyse nükleer başlıklı füzesi olmayan ülke yok, hepsinde var. Hatta isim vermeyeceğim. Bir tanesi şu anda cumhurbaşkanı değil, ziyarete gittiğimde bana dedi ki, ‘Bize böyle böyle diyorlar, benim elimde şu anda 7 bin 500 kadar nükleer başlıklı var ama Rusya’nın Amerika’nın elinde 12 bin 500, 15 bin nükleer başlıklı füze var, ben de yapacağım’ dedi. … Şimdi hale bakın, onlar nerede, neyin yarışını yapıyor, bize de ne diyorlar? ‘Sakın ha sen yapma’ diyorlar. Yanı başımızda İsrail. Var mı? Var. Ve bütün her şeyiyle onunla korkutuyor. Değerli kardeşlerim biz şu anda çalışmamızı yürütüyoruz.” (Düzeltmeden aktardım…)

Listeyi oluşturan ülkelerin çoğuyla ilgili bu kadar belirgin “işaret” yok. 

Bu konu neden “yüksek siyaset” değil, neden hepimizi ilgilendiriyor?

Bu meseleyi yüksek siyaset olmaktan çıkarıp hepimizi ilgilendiren bir seviyeye taşıyan iki kelime var: Ekonomi ve demokrasi. 

Bunları irdelemeden önce şu noktada anlaşalım: ABD, Rusya ve Çin’i bir yana bırakırsak, burada adı geçen diğer hiçbir ülkenin, nükleer silahlanma yarışına katılmasının gerçekçi olup olmadığı, nükleer silahı olmayanların, bunu geliştirebilme imkanını bulup bulamayacakları önemli değil. Önemli olan, böyle bir ortamda kimsenin, nükleer veya konvansiyonel, silahlanma harcamalarını ciddi biçimde artırmadan durabilmesinin mümkün olmaması… Yani gelecekte bütçelerin önemli bir kısmının savunma harcamalarına ayrılacağı bir dünyamız olacak. 

Tabii, demokrasiler güç kaybettikçe, bütçeler şeffaflığını, rakamlar güvenilirliğini yitiriyor. Ancak hala şeffaflıklarını koruyan Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelere bakalım: Her üç ülkede de savunma harcamaları milli gelirin %2’leri civarında. Bu, ülke başına yıllık 60-90 milyar euro arası bir harcamaya karşılık düşüyor. Trump NATO ülkelerini %5’lik bir oran tutturmaya zorluyor. Bu hedefe ulaşılması çok olası değil ama, Trump’ın Avrupa ile ilgili aşağılamaları, tehditleri, bu ülkeleri harekete geçirdi. İlerde tümüyle yalnız kalma ihtimaline karşı, savunma harcamalarını kademeli olarak artıracaklar.  

Almanya halen 85 milyar euro olan yıllık savunma harcamasını kademeli olarak 2029’da 150 milyarın üzerine çıkarmayı planlıyor. Fransa 6 yılda 400 milyar Euro’nun üzerinde harcama yapacak. Bu, yıllık harcamanın 47 milyardan ortalama 67 milyara çıkması demek. İngiltere 2024’te yaklaşık 60 milyar Euro olan savunma harcamalarını 2029’da yıllık 75 milyara yaklaştırmaya çalışacak.

“Bu paralarla neler yapılır” demeyeceğim, “bu paraları nereden bulacaklar” diyeceğim. Bu üç ülke yıllık %1 veya altında büyüyor. 2025 ve sonrasının büyüme tahminleri daha iyi değil. O zaman içerden ve dışardan bol bol borçlanacaklar, kamu harcamalarını, özellikle sosyal harcamaları kısarak kemerleri sıkacaklar, dolaylı vergileri artıracaklar, iç borçları enflasyonla finanse edecekler… Ücretsiz sağlık sisteminin iflası, ücretlerin baskılanması, emekli maaşlarına sınır, sosyal yardımların kesilmesi, küçük sanayici ve esnafın kredi bulamaması, asgari geçim için gereken minimum gelirin sürekli artması…  Alt ve orta sınıfları bekleyen gelecek bu… Savunma projeleri birilerinin varlıklarına varlık katarken, diğerlerinin zaten kötüleşen durumlarını daha da kötüye götürecek. Tabii teknoloji gelişecek, üç-beş istihdam yaratılacak ama ne fayda, genel tablo bu olacak…

Ekonomilerin seyri zaten bu rotayı tutturmuş durumda. Sadece hız ve kararlılık kazanacak. Ancak, belirli bir momentuma ulaştıktan sonra, bu ekonomik tablonun demokratik bir üst yapıyla bağdaşması mümkün değil. Hedefe odaklı, planlı bir silahlanma için karar mekanizmalarının merkezileşmesi şart. Her kafadan bir ses çıkmamalı. İç huzur sağlanmalı. Kimse başını kaldırmamalı. Denge ve denetim mekanizmaları, muhalefet, saçma-sapan bütçe tartışmaları elimine edilmeli veya işlevsizleştirilmeli. İç güvenlik azami ölçüye çıkarılmalı, gerekirse şiddete başvurulmalı. Demokrasi cephesinde de yaşanacaklar üş aşağı-beş yukarı bunlar olacak. 

Bu hep böyle sürer mi? 

Sürmez. Dünya savaşlarını bir kenara bırakıyorum. Dünya savaşlarının sonrasında da aslında böyle bir süreç yaşandı. İkinci Dünya savaşından sonra soğuk savaş, komünizmle kapitalizmin rekabetini getirmişti. SSCB’nin Stalinizmi’ne ABD, McCarthy’cilik ile karşılık verir ve her iki ülke kendi vatandaşlarına ağır bir baskı uygularken, geri planda büyük bir uzay yarışı ve nükleer silahlanma yaşanıyordu. 60’ların başında bir gevşeme olacak gibiyken Küba krizi çıktı. 1963-75 arası Vietnam savaşı yaşandı. ABD Vietnam’a 168 milyar dolar gömmüştü. Savunma harcamaları milli gelirin %9’unu bulmuştu. O zaman için bu muazzam bir paraydı. Bir noktada ülke “silah-tereyağı” ikilemine düşmüştü. Sovyetler Birliği’nin durumu da farklı değildi. Ülkede yaşam standartları zaten çok düşüktü. Büyüme oranı 1950’lerde %6–7 iken 1970’lerde %2–3’e düşmüştü. İki taraf da “yumuşamaya” (Detant) yatkındı. 1972’de SALT anlaşması imzalandı. 1973’te Vietnam savaşı bitti. 1975’de dünya çapında demokrasi ve insan haklarının gelişmesine büyük katkısı olan “Helsinki Nihai Senedi” imzalandı. Dünya ticaret sahaları genişledi. Küreselleşmenin önünü açıldı. Yeni bir kalkınma, refah, demokrasi dönemine kapı aralandı. 

Bütün bu gelişmelerin, niyet edildikleri şekilde sonuçlanmamış olmasına bakarak, dün ile bugün arasında pek bir fark olmadığını ileri sürecek olanlara, ancak şunu söyleyebilirim: İki dönemi de yaşayan, farkı bilir. Ama asıl konu zaten bu değil; silahlanma yarışının sürdürülemezliği… Dünyanın en zengin devletlerinin bile uzun süre kaldıramayacağı bir yarıştan söz ediyoruz. 

Burada iki önemli nokta var: Birincisi, bahsettiğimiz tarih diliminde iki kutuplu bir dünya vardı. Şimdi çok kutuplu bir dünya var. Çatlağın biri tetiği çeker mi, bilemiyoruz. İkincisi, uygarlık tarihi içinde çok küçük bir aralık gibi kalan bu karanlık dönemler, insan ömrü içinde büyük yer kaplayabiliyor. 

Evet belki sürdürülemez ama, ben görür müyüm, doğrusu bilmiyorum.