ABD’nin İran petrolüne yönelik yaptırımları genellikle Orta Doğu’daki nükleer anlaşmazlığın bir parçası olarak görülse de, bu hamleler aynı zamanda Çin’in enerji tedarik zincirlerini kısıtlamaya yönelik stratejik bir çabayla da kesişiyor.

Geçen hafta Başkan Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında gerçekleşen görüşmelerde İran, sessiz ama bir o kadar da kritik bir gündem maddesi olarak öne çıktı. Bu durum, Tahran’ın en büyük ticaret ortağı olan Pekin ile İran’ı yaptırımlarla izole etmeye çalışan Washington arasındaki gerilimi bir kez daha gözler önüne serdi. Her iki tarafın da enerji güvenliğini sağlama çabası ve bu süreçte kurmaya çalıştıkları hassas denge, ABD-Çin ilişkilerinin temel taşını oluşturmaya devam ediyor.

Çin, enerji ihtiyacını karşılamak için İran ve Rusya gibi ülkelere yönelirken; ABD, katı yaptırımlarla bu ülkelerin küresel etkisini zayıflatmayı hedefliyor. Bu doğrultuda ABD Dışişleri Bakanlığı geçen hafta İran petrolüne yönelik yeni bir yaptırım dalgası duyurarak, petrol ve petrokimya ürünlerinin taşınmasında rol oynayan çok sayıda kuruluşu doğrudan hedef aldı.

Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri haline gelen ABD, bu konumunu sadece fiyat rekabetinde değil, aynı zamanda diplomatik bir araç olarak da kullanıyor. Washington; Avrupa Birliği ve Hindistan gibi aktörlere yaptırım uygulanan enerji kaynaklarından uzaklaşmaları karşılığında güvenli enerji ticareti ve gümrük vergisi indirimi teklif ederek, bu ülkelerin İran ve Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmayı başardı.

İran petrol ihracatının %80’inden fazlası Çin’e gidiyor. Ancak bu yoğun bağımlılık, ABD yaptırımları nedeniyle resmi kayıtlarda gizli tutuluyor. Alımların büyük çoğunluğu, ABD finans sistemiyle bağlantısı olmayan “teapot” (çaydanlık) olarak adlandırılan küçük ve bağımsız rafineriler üzerinden yapılıyor. Bununla birlikte, Başkan Donald Trump son dönemde bu küçük rafinerileri de hedef alarak onlara yönelik ağır cezalar uygulamaya başladı.

Çin’in İran petrolüne olan bağlılığı, sadece enerji güvenliği için değil, ekonomik sağlığı için de vazgeçilmez bir öneme sahip. İran’ın sunduğu indirimler, Çin’in varil başına 8 ila 10 dolar tasarruf etmesini sağlıyor. ABD’nin İran üzerindeki yaptırımları resmiyette nükleer faaliyetleri durdurmayı amaçlasa da, pratikte Çin’in ekonomik istikrar ve enerji güvenliğine yönelik dolaylı ama çok ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Son gelişmeler, Washington’un stratejisinin netleştiğini gösteriyor. Trump ve Netanyahu’nun görüşmelerinde, İran’ın Çin’e yaptığı petrol ihracatını kısıtlama hedefi ön plana çıktı. Bu hamle, Çin’in enerji tedarik güvenliği üzerinde somut bir baskı oluşturmayı amaçlıyor.

Çin’in enerji tedarik zincirindeki bir diğer stratejik nokta ise büyük bir alıcısı olduğu Venezuela. ABD’nin Venezuela üzerindeki siyasi ve ekonomik müdahaleleri, Pekin’in egemenlik alanına yönelik bir başka belirgin tehdit olarak öne çıktı. ABD’nin Venezuela’nın petrol kaynakları üzerindeki kontrolü, bu ülkeyi Çin’e karşı borçlu durumda bıraktı; zira devasa “borç karşılığı petrol” programından geriye kalan 15 milyar dolarlık bakiye henüz ödenmiş değil. Bu borcun geri ödenmesi ise artık büyük ölçüde ABD’nin iradesine bağlı hale gelmiş durumda.

Çin için “ucuz petrol” dönemi, yerini giderek yüksek riskli bir jeopolitik bedele bırakıyor. ABD, İran petrolüne yaptırım uygulamaya devam ederek ve Venezuela’nın Çin’e olan 15 milyar dolarlık borcunda “kapı bekçisi” rolünü üstlenerek, Çin’in stratejik zayıflıklarına darbe vuruyor ve ilerleyişini dizginliyor. Mevcut jeopolitik tabloda enerji güvenliği, borç krizinin anahtarlarını elinde tutan ve ışıkları açık tutan o “karanlık filoyu” kontrol eden süper gücün elinde şekilleniyor.