Dün günüme fotoğrafta gördüğünüz salonda tam bir “British Breakfast” yani İngiliz kahvaltısı ile başladım.
Sabah ekranıma gelen yeni yayınlardan biri Fransız Le Figaro Magazin’di ve kapak konusu şuydu:
“Casusların Büyük Dönüşü…”
Ben de o sırada kaldığım oteldeki 007 Spy Bar’ı yazmaya hazırlanıyordum.
Karın deşen Jack’ı takip eden dedektiflere komşuyum
Üç gündür Londra’da 20’nci yüzyıl tarihinin en ilginç siyasi olaylarının geçtiği “Whitehall” bölgesindeyim.
BBC yapımı “Wolf Hall” dizisinde anlatılan bölge burası.
Kaldığım “Eski Savaş Ofisi” denilen bugünkü Raffles Otelin biraz ilerisinde İngiltere Başbakanın oturduğu “10 Downing Street” var.
Onun hemen yan sokağında “Karın Deşen Jack”isimli seri katili araştıran dedektiflerin oturduğu eski “Metropol Polis” merkezi bulunuyor.
Orası da artık bir otel.
Gelirken dikkatimi çeken bir cadde adı
Perşembe günü otele gelirken geçtiğmiz yollardan birinin adı dikkatimi çekti.
“Cromwell Road…”
Kendi kendime “Whitehall’a hoşgeldin” dedim…
O caddeye “Cromwell” adının verilmesine gidecek hikaye, kaldığım OWO Raffles Oteli’nin hemen yanıbaşında başladı.
Ben de “Casuslar Barı” olayını anlatmaya oradan başlayacağam.
Şimdi o güne dönelim…
30 Ocak 1649…
Bir idam sabahına…
Otelin hemen yanı başında başı kesilen kralın son arzusu
O sabah orada İngiliz tarihinin en önemli idamlarından biri yaşanacaktı.
O yıllarda İngiltere’de büyük bir siyasi güç savaşı vardır.
“Kral mı üstün, Parlamento mu savaşının” ilk kurbanı bir kral oluyordu.
Birinci Charles, “Kral ülkeyi Tanrı’dan aldığı ilahi güçle yönetir”diyordu.
Karşısında ise Cromwell vardı…
Parlamentoyu dağıtıp ülkeyi tek başına yönetmeye kalkınca olay patladı.
Bu kararı, kralın sonu oldu ve idama mahkum edildi.
Cellata son söz: ‘Ben işaret verince kafamı vur’
O sabah Londra’da hava çok soğuktu.
Kral sabah idama getirilirken özellikle iki gömlek giymişti.
Şunu düşünmüştü:
“Soğuktan titrersem insanlar korkudan titriyor sanabilir..”
Soğukkanlı ve cesur görünmek istiyordu.
Efsane midir yoksa gerçek mi bilmiyorum…İdam sehpasına çıktığında cellâda dönüp, şu anlamda bir şey söylediği anlatılır.
“İşaret verdiğimde vur. Erken vurma…..”
Ayrıca saçlarının önüne gelmemesi için bone taktırdı.
Kralın oğlu babasının kafasını kesen adamdan nasıl intikam aldı?
Bu idamla birlikte İngiltere’de Cumhuriyet dönemi başladı.
Bu dönemin en güçlü ismi Cromwell’di.
O idamı izleyen 9 yıl onun en güçlü olduğu yıllardı.
Cromwell 1658’de öldü.
1660’da monarşi geri geldi.
O meydanda kafası kesilen Kral Birinci Charles’ın oğlu İkinci Charles tahta oturdu.
İlk yaptığı iş babasının kafasını kestiren Cromwell’den intikam almak olacaktı.
Ama Cromwell 2 yıl önce ölmüş ve gömülmüştü.
Demokrasilerde çareler tükenmez, krallıklarda ise hiç tükenmez.
Babasının idamının yıldönümünde, 30 Ocak 1661 günü, Cromwell’in cesedini mezardan çıkarttı, kafasını kestirdi ve kesik başını 20 yıl boyunca bugünkü parlamento binasının tarihi Westminster Salonunun çatısında bir direğin ucunda sergiledi.
Oliver Cromwell
Bugün hangisinin adını taşıyan sokak daha uzun?
Allahtan ki tarihi böyle kinini sürdüren krallar ve sultanlar yazmıyor.
Perşembe günü kaldığım otele gelirken, kralın kafasının sergilendiği bir yerde devasa bir caddenin adı Cromwell olmuştu.
İkinci Charles, Parlamentonun üstünlüğünü savunan Cromwell’den intikamını almıştı, ama tarih de intikamını İkinci Charles’dan bu caddenin üzerindeki isimle alıyordu.
Bugün Londra’da Kral İkinci Charles’ın adını taşıyan bir cadde de var.
Ama Cromwell Road daha uzun ve daha görkemli.
Şimdi 280 yıl sonraya, 1940’lara gidiyoruz.
Ian Flemming
280 yıl sonra aynı semtte 007 barında yaşananlar
Bugün otel haline gelen “Eski Savaş Ofisi”binasının iki kat altındaki dar koridorlardan birinda üzerinde “007” yazılı bir kapı var.
Kapıdan sonra küçük bir antre, sonra yine bir başka kapı daha açılıyor ve bir salona giriyorsunuz.
Sol tarafta uzun bir bar var. Barın arkasında aynalı zemine James Bond filmlerinde kullanılan bir araba yerleştirilmiş.
Efsaneye göre, Savaş bakanlığı sırasında burası MI6 görevlilerinin buluşup içki içtiği yermiş.
Ve aldıkları istihbaratı burada karşılıklı olarak değerlendirirlermiş.
James Bond romanlarını yazan Ian Flemming de bu barın müdavimlerinden biri.
O dönemde İngiliz Deniz Kuvvetleri istihbarat bölümünde görevli.
James Bond yazarının sahte ceset operasyonu
Ama kafası hep riskli ve zeki operasyonlara çalışıyor.
Mesela İkinci Dünya Savaşına ait en efsane istihbarat planlarından biri şuydu:
İngilizler, üzerinde sahte gizli belgeler bulunan bir cesedi İspanya kıyılarına bırakıyor. Belgelerde Müttefiklerin Yunanistan’a saldıracağı yazıyor.
Naziler belgeyi gerçek sanıyor ve asker kaydırıyor.
Gerçekte ise hedef Sicilya.
Fleming işte bu planın fikir aşamasında yer aldı.
Bond romanlarındaki “yüksek riskli aldatma operasyonları” havası buradan geliyor.
Kısaca James Bond’un örgüt içindeki “007” numarası da buradan geliyor.
Orası “7” numaralı odaydı.
Yerin iki kat altında olduğu için de “007” olmuştu.
007 Spy Bar’da Churchill’in en sevdiği kadın casus
O barın çok ünlü bir başka müdavimi daha var.
Mata Hari’den sonra en ünlü ve en uzun süreli kadın casus Christina Granville…
1908’de Polonya’da doğmuş aristokrat bir kadındı.
Gerçek adı Krystyna Skarbek’di.
II. Dünya Savaşı’nda İngiliz Özel Operasyonlar İdaresi (SOE) için çalıştı.
Aynı binada çalışan Churchill’in “en sevdiği kadın ajan”larından biri olduğu söylenir.
Polonyalı Mata Hari Gestapo’yu nasıl aldattı
Savaş başlar başlamaz gönüllü oldu. Nazi işgali altındaki Polonya’ya ve Fransa’ya gizli görevlerle gitti.
Sınırları kayakla geçti. Direnişçilere para ve mesaj taşıdı.
Gestapo tarafından yakalandı. Ancak zekası ile Gestapo’nun elinden kurtuldu.
O gece barda otururken bana anlatılan hikayeye göre, verem taklidi yapıp kan tükürme numarasıyla Gestapo’yu ölümcül hasta olduğuna inandırmış.
En önemli başarısı ise, Fransa’da idam edilmek üzere olan üç direnişçiyi, Nazi komutanını blöf ve cazibeyle korkutarak kurtarmasıymış.
Tam bir Mata Hari yani.
Eva Green’in Casino Royal’de oynadığı Vesper Lynd o mu?
O bardakilerin yalancısıyım.
Ian Fleming’ onu tanıyormuş.
James Bond filmlerinde gördüğümüz bazı “ölümcül ama sofistike kadın ajan” karakterlerini ondan esinlenerek yaratmış.
“Özellikle “Casino Royal’de” Eva Green’in oynadığı Vesper Lynd karakterinde onun izleri varmış.
Savaştan sonra bir otel lobisinde biten stratejik hayat
Ancak Savaş sonrası hayatı parlak olmadı.
Savaş bitmiş, Almanlara karşı zafer kazanılmış ve artık onun hizmetine gerek kalmamıştı.
Çalıştığı istihbarat bölümü ona iş vermedi.
İşsiz kaldı. İş bulmakta zorluk çekti. Gemilerde hosteslik bile yaptı.
O çöküş içinde Denis George Muldooney adlı bir adamla ilişkisi oldu.
Ama kısa sürede adamın çok arızalı bir karakteri olduğunu gördü ve terketti.
Ne var ki adam onun peşini bırakmadı.
Ve 15 Haziran 1952 günü dünya casusluk tarihinin en trajik olaylarından biri yaşandı.
İkinci Dünya Savaşının en kahraman kadınlarından biri olan Christine Granville o gün Londra Shelbourne Oteline gitti.
Lobide onu acı bir sürpriz bekliyordu.
Eski sevgili lobide onu beklemiş ve bir anda elindeki bıçakla saldırmıştı.
Kadın casus o gün aldığı bıçak yaraları ile öldü.
İngiliz istihbaratı onu kullanmış ve sonra bir mendil gibi atmıştı.
9 yıl sonra aynı barda bir başka kadın hikayesi
Kaldığım otelin zemin koridorlarında yaşanan tek kadın hikayesi bu değildi.
O bar bir de İngiliz tarihinin en büyük seks skandalına sahne oldu.
Artık 1960’lı yıllara geldik.
Soğuk Savaş başlamış ve casuslara tekrar iş düşmüştü.
1961 yılında İngiltere Savaş Bakanlığına John Profumo adlı muhafazakar bir siyasetçi getirilir.
Christine Keller
1961 yılında bir lordun evindeki havuz başında başlayan hikaye
Onun hikayesi de 1961 yazında Lord Astor’un Cliveden House adlı malikanesinde başlıyor.
Savunma Bakanı o gün havuz başında Christine Keller adlı 19 yaşında bir kızla tanışıyor.
Aralarında ilişki başlıyor.
İlişki oradan yine otelimdeki Spy Bar’ın loş salonuna taşınıyor.
Barda ikinci viskimi içerken barmen anlatıyor:
Profumo zaman zaman Christine Keller’i bu bara getirirmiş. Çünkü dışarda görülüp gazetecilere yakalanmaktan korkuyormuş.
John Profumo
Barın özel asansöründen çıkılan özel süit
Barda özel bir asansör varmış. Geç saatte o asansörle yukardaki adasına çıkarlarmış.
Olay buradan itibaren karmaşıklaşıyor.
Keeler’in aynı zamanda Yevgeny Ivanov isimli bir Sovyet deniz ataşesi ile de ilişkisi varmış.
Düşünün Soğuk Savaşın ortasındayız ve böyle üçlü bir ilişki yaşanıyor.
Bir ucunda askeri sırlara sahip bir İngiliz savunma bakanı.
Öteki tarafta bir Sovyet askeri ataşesi.
Ve aralarında 19 yaşında çok güzel bir kadın.
Tam “Tehlikeli Rabıtalar” filmi…
Savaş Bakanı Avam Kamarasında yalan söylüyor
Tabii olay patlıyor ve bir anda bütün dünya bunu konuşmaya başlıyor.
Bu arada bakan hiç yapmaması gereken bir şey yapıyor, Avam Kamarasında “İlişkim yoktur” diye yalan söylüyor.
Ama iki üç ay sonra itiraf edip istifa etmek zorunda kalıyor.
Bu skandal İngiliz Muhafazakar Parti için yıkım olur.
Muhafazakar İngiliz aristokrasi sistemi ve ahlakının çöküşü
Bir anlamda eski muhafazakar İngiliz aristokrasi sistemi ve ahlakının çöküşüdür bu.
Bütün dünyada iktidara çok iddialı gelen muhafazakarları bekleyen kaçınılmaz sondur adeta.
Ahlakçılık için gelenlerin ahlaki çöküşü yani…
Bir yıl sonra
Bir yıl sonra yıkılan bu muhafazakar ahlakın yıkıntıları arasında Liverpool’lu 4 ailenin çocukları, Beatles çıkacaktır.
Sonunda İşçi Partisi seçimi kazanacak ve İngiliz kültürünün altın çağı başlayacaktır.
Christine KellerI bekleyen derin bir yalnızlık oldu
Christine Keller’e gelince onun kaderi de bardan çıkan kadın casusunki kadar trajik olmasa da pek parlak olmadı.
Skandaldan sonra sistem onu dışladı, tek başına kaldı.
İş bulamaz oldu.
Küçük işlerde çalışıp sessiz bir hayata geçti.
2017’ yılında 75 yaşında sessiz bir biçimde öldü.
Oddjob
Skandalın en kötü adamı hangi James Bond filmine esin oldu?
Bu skandalın bir de en kötü adamı var.
Stephan Ward…
Resmi mesleği osteopat.
Ama asıl işi böyle ünlü erkeklerle kadırlar arasında arabuluculuk yapmak.
İngiliz basını onu “Goldfinger” adı altında çekilen James Bond filmindeki kötü adam Oddjob’a benzetiyor.
Saat 23.30, Spy Bar’ın aynı asansörü ile odama çıkıyorum
Hikayenin burasına geldiğimizde saat bakıyorum.
23.30 olmuş.
Artık ayrılma saati.
Ben de bakanın kullandığı asansörü kullanıp ikinci kattaki odama çıkıyorum.
Oda numaram da ilginç:
207…
Yani benimki de 07 ama zemin değil üst kat olduğu için 207…
Bir farkım da şu.
Ben asansöre tek bindim, tek indim ve odama tek girdim.
Nedense o an aklıma ünlü “Downton Abbey” dizisi geldi.
Spy Bar
Peki o odada bütün bu olaylar gerçekten yaşandı mı?
Otelin altındaki “Spy Bar’ın” hikayeleri çok.
Ama bunların ne kadarı doğru?
Barmen, otel çalışanları bu hikayeleri büyük keyifle anlatıyor.
O bara gidenler de gerçekmiş gibi keyifle dinliyor.
Ama gerçek tarihçiler savaş yıllarında o binada böyle bir barın olmadığını, böyle olayların yaşanmadığını tek doğru olanın, James Bond yazarı Ian Flaming, Başbakan Churchill, kadın casus Christine ve Savaş Bakanı Profumo’nun o binada bulunduğu ve çalıştığı…
Yani hayalet bir spy bar orası…
O hayalet odanın efsaneleri gerçeklerinden büyük
Savaş bakanlığının o binadaki hikayesi 1964’de bitti…
O binada yaşayanlar, hatıraları ile birlikte oradan ayrıldı.
Bugün geriye hikayesi böylesine kuvvetli çok lüks bir otel kaldı.
Tabii böylesine heyecan verici hikayeler de bir anda o binanın hayalet odalarını doldurdu.
Ne diyorum hep.
Kahramanlara ihtiyacımız var.
Kahramanların bize anlattığı efsanelere, hikayelere ihtiyacımız var.
Yaşadığmız şu kapkaranlık dünyada o kadar acı gerçeklerle karşı karşıyayız ki, bırakıp birazda böyle güzel kadın ve erkek hikayelerini dinleyelim.
Üç gün boyunca işte hikayesi böylesine güçlü, estetiği böylesine yüksek bir otelde, Agatha Christie gibi yaşadım.
Vintage bir üç gün oldu benim için ve bugün yine memleketimin gerçeklerine dönüyorum.
