Serendipity, en yalın hâliyle “aranmayan ama değerli bir şeyle tesadüfen karşılaşma” ya da “mutlu tesadüf” olarak çevrilebilir. Ancak bu tanım, kelimenin ruhunu tam olarak karşılamaz. Çünkü serendipity yalnızca bir tesadüf değildir; fark edebilme yeteneğiyle birleşmiş bir şans hâlidir.

İnsan, modern çağda her zamankinden daha fazla “bilgi” sahibi. Hedefler koyuyor, listeler yapıyor, uygulamalarla hayatını ölçüyor. Ne yiyeceğini ne izleyeceğini, hangi yoldan gideceğini önceden söyleyen akıllı sistemlerle yaşıyoruz. Hayat her geçen gün kolaylaşıyor ama buna rağmen çoğu zaman aradığımızı bulamadığımızdan şikâyet ediyoruz.

Oysa hayat bazen bütün planlarımızı boşa çıkararak en büyük hediyelerini sunar. Bu hediye, beklediğimiz şey olmayabilir; ama bulduğumuz şey, çoğu zaman aslında ihtiyacımız olanın ta kendisidir. Bakmayı, anlamayı ve içselleştirmeyi bilene…

Bu büyülü durumları anlatan İngilizcede bir kavram var: Serendipity.

Serendipity, en yalın hâliyle “aranmayan ama değerli bir şeyle tesadüfen karşılaşma” ya da “mutlu tesadüf” olarak çevrilebilir. Ancak bu tanım, kelimenin ruhunu tam olarak karşılamaz. Çünkü serendipity yalnızca bir tesadüf değildir; fark edebilme yeteneğiyle birleşmiş bir şans hâlidir. Herkesin önünden geçen bir imkânı, yalnızca dikkatli ve açık zihinli olanların görebilmesidir. Bir anlamda rastlantıya açık olma hâli… Belki de serendipity, fark edene görünür.

Kelimenin kökeni 18. yüzyıla uzanır. İngiliz yazar Horace Walpole, “Serendip’in Üç Prensi” adlı bir masaldan esinlenerek bu kavramı üretir. Masaldaki prensler, yolculukları sırasında aramadıkları şeyleri zekâları ve sezgileri sayesinde bulurlar. Yani serendipity, kör bir rastlantı değil; rastlantıyı anlamlandırabilme becerisidir.

Algoritmalar hayatımızı bu kadar işgal etmeden önce, gündelik yaşamda serendipity’ye daha sık rastlardık. Hiç planlamadığınız bir anda tanıştığınız bir insanın hayatınızı değiştirmesi, düşündüğünüz birinin ansızın sizi araması, bir kitapçıda yanlış raftan aldığınız bir kitabın size yeni bir bakış açısı kazandırması ya da başka bir amaçla girdiğiniz bir sokağın sizi bambaşka bir hikâyeye sürüklemesi… Bunların hepsi serendipity’nin sessiz dokunuşlarıydı.

Bugün ise günlük hayat, bu açıklığı bilinçli olarak daraltıyor. Algoritmalar bize “sürpriz” sunuyormuş gibi yaparken aslında seçenekleri filtreliyor. Spotify’ın önerdiği şarkılar, Netflix’in seçtiği diziler, sosyal medyanın önümüze düşürdüğü fikirler… Hepsi bize benzeyen, bizi tekrar eden bir dünyayı yeniden üretiyor. Oysa serendipity, benzerlikten değil; sapmadan doğar.

Bilim ve sanat tarihinde de serendipity’nin izlerini açıkça görebiliyoruz. Penisilinin keşfi, Post-it notlarının ortaya çıkışı ya da pek çok edebiyat ve müzik eserinin beklenmedik anlarda doğması tesadüf değildir. Bu örneklerin ortak noktası, karşılaşılan “yanlışlıkların” fark edilip sahiplenilmesidir. Buradaki yanlışlıklar, bir şeyin “bozulması” ya da “hedefinden sapması” değil; tam tersine, planlanan düzenin dışına çıkan küçük kırılmalardır. Çoğu zaman bu tür sapmalar, hızla düzeltilmesi gereken hatalar olarak görülür. Oysa serendipity, bu hataya biraz daha uzun bakabilme cesaretidir.“Bu olmaması gerekiyordu” demek yerine, “burada ne oluyor?” diye sorabilmektir. Yanlışlık, bu noktada bir engel olmaktan çıkar; yeni bir ihtimal alanına dönüşür. Asıl belirleyici olan, tesadüfün kendisi değil, o tesadüfü ciddiye alacak zihinsel esnekliktir.

Tam da bu yüzden, serendipity’nin asıl kaybı bugün tesadüflerin azalması değil; sapmaya izin veren alanların sistemli biçimde ortadan kalkmasıdır. Modern hayat, yanlışlığa tahammülü olmayan bir düzen kuruyor. Her şey ölçülüyor, planlanıyor, optimize ediliyor. Ve böyle bir düzende, küçük kırılmaların kendiliğinden ortaya çıkabileceği boşluklar giderek daralıyor.

Güncel bir örnek düşünelim: Uzaktan çalışma düzeni. Ofis koridorlarında tesadüfen yapılan sohbetler, kahve sırasında kurulan cümleler, birçok yaratıcı fikrin başlangıcıydı. Şimdi toplantılar planlı, konuşmalar süreli, temas kontrollü. Verimlilik artmış olabilir; ama serendipity’nin ciddi bir kayıp yaşadığı kesin.

Aynı durum dijital flört uygulamalarında da görülüyor. Kriterler, filtreler ve algoritmalar, karşılaşmayı değil; seçimi yüceltiyor. Oysa birçok ilişki, “asla tanışmam” dediğimiz insanlarla başlar.

Özetle modern hayat, serendipity’ye pek alan tanımıyor. Algoritmalar bizim için her şeyi önceden belirliyor. Artık her şey fazlasıyla planlı, ölçülü ve kontrollü. Oysa serendipity, kontrolü biraz gevşetmeyi ve bilinmeyene alan açmayı gerektirir.

Felsefi açıdan bakıldığında serendipity, kontrol yanılsamasına yöneltilmiş sessiz bir itirazdır. Stoacılar, hayatın büyük kısmının bizim kontrolümüz dışında olduğunu söylerken haklıydı. Serendipity, bu kontrolsüzlükte bir anlam kıvılcımı yakalayabilmektir. Talih herkese uğrar; ama onu misafir edenler azdır.

Belki de bugünlerde serendipity’ye her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Çünkü hayat yalnızca hedeflere ulaşmak değil; yolda karşımıza çıkan sürprizleri fark edebilme sanatıdır. Plansız yürüyüşlere, rastgele kitap raflarına, algoritmasız sohbetlere izin vermek gerekir. Çünkü bazen hayat, aradığımızı değil; aramayı bıraktığımız anda gerçekten ihtiyacımız olanı önümüze koyar.