Emily Brontë’nin romanından uyarlanan Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) yeniden sinemada. Heathcliff ile Catherine’in hikâyesi bir kez daha önümüzde: Tutku, saplantı, sahiplenme, intikam…

Ve insan ister istemez şunu düşünüyor: Bu gerçekten aşk mıydı?

Çünkü dürüst olalım… Uğultulu Tepeler romantik bir hikâye gibi anlatılır ama aslında biraz “kopamama” hikâyesi. Birbirini sevmekten çok, birbirinden ayrılamayan iki insanın hikâyesi.

Tam da bu yüzden, 2 Aralık 2025’te The Guardian’da yayımlanan “Aşk bağımlılığı gerçek mi ve nasıl bir şey?” (Is love addiction real) başlıklı yazı yeniden gündeme geldi.

Aşk gerçekten bağımlılık yapar mı? Yoksa biz travmalarımızı romantikleştiriyor muyuz?

Aşık olduğumuzda beyinde dopamin yükseliyor. Ödül sistemi aktive oluyor. Oksitoksin bağlanmayı güçlendiriyor.

İlk dönem aşk, nörobiyolojik olarak bir “yüksek olma” hali. Bu yüzden ayrılık sonrası yaşanan yoksunluk, gerçek bir geri çekilme sendromuna benziyor. Uykusuzluk, iştahsızlık, takıntılı düşünceler yaşanabiliyor. Yani Catherine’in Heathcliff’e dönmesi sadece dramatik bir tercih değil; biyolojinin güçlü bir çekim alanı.

Ama burada kritik ayrım var: Aşk büyütüyor. Bağımlılık daraltıyor. Aşkın içinde özgürlük vardır. Bağımlılıkta panik.

Yoğunluk her zaman sağlıklı demek değildir. Tutku her zaman güven anlamına gelmez. Bazı ilişkiler gerçekten bağımlılık kalıpları yaratabiliyor. Özellikle terk edilme travması olanlarda, kaygılı–kaçıngan bağlanma döngüsünde yaşayanlarda, çocuklukta duygusal ihmal görmüş kişilerde…

Kişi partnerine değil, partnerle yaşadığı o duygusal fırtınaya bağlanıyor. Kriz varsa canlı hissediyor, huzur varsa “bir şey eksik” sanıyor.

Ama her yüksek duygu bağımlılık değil. Bir davranışın bağımlılık sayılabilmesi için kontrol kaybı gerekir. Verdiği zarara rağmen devam etme gerekir. Yani sürekli terk edilme korkusuyla mesaj atmak, işini gücünü ihmal etmek, arkadaşlarından kopmak, uykusuz kalmak ve yine de o ilişkiden çıkamamak…

İşte burada mesele romantizm değil. Çoğu zaman altta bir değersizlik şeması, “beni ancak biri severse varım” inancı oluyor.

Aşk bağımlılığı dediğimiz tabloda kişi ilişkisiz kalamıyor. Biri biter bitmez yenisine atlıyor. Partnerini “hayatımı kurtaracak kişi” ilan ediyor. İlk günkü heyecanı sürekli arıyor. Dram yoksa sıkılıyor. Kortizol yükseliyor, uyku bozuluyor, arzu dalgalanıyor. Beden de bu stres döngüsünden payını alıyor.

Aşk bağımlılığı aslında çocukken öğrenemediğimiz duygusal güveni yetişkinlikte romantik partnerden almaya çalışmak. Ama güven dışarıdan enjekte edilmez. İçeride inşa edilir.

Kişi önce kendi yalnızlığına tahammül edebilmeli. Çünkü yalnız kalamayan biri, gerçekten sevmekten çok tutunur. Aşk bir sığınak olabilir. Ama mesele önce kendi içimizde güvenli sığınağı bulmak.Çünkü insan kendine yaslanabiliyorsa, kimseye yapışmak zorunda kalmaz.