Sex and the City’den beri bölümleri ardı ardına seyrettiğim bir ilişki dizisi olmamıştı. Hulu’nun yeni dizisi “Tell Me Lies” (Bana Yalanlar Söyle) insanı ekrana kilitliyor.
İlk olarak 7 Eylül 2022’de yayımlanan “Tell Me Lies”, Carola Lovering’in 2018 tarihli romanından uyarlandı. Dizi, Lucy ve Stephen’ın üniversitede başlayan ve sekiz yıl süren ilişkisini konu alıyor.
Bu asla pembe bir aşk hikâyesi değil. Toksik ilişki, gaslighting ,manipülasyon, sosyopati sınırında narsist kişilikler, sırlar, aldatma, tehdit, şantaj , bir sürü bozuk aile dinamikleri, açık ilişki yaşayan öğretmen çiftler, ölümler, partiler, tabii ki pek çok seks sahnesi ile modern insan ilişkilerini tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor.
Bazı ilişkiler vardır, dışarıdan bakıldığında tutku gibi görünür. Kalp çarpıntısı, özlem, kavga, tekrar barışma, tekrar kavga. Hepsi “büyük aşk” sanılır. Oysa bazen yaşanan şey aşk değil, psikolojik bir bağımlılıktır. Bir nevi “ne seninle ne sensiz” durumu. “Tell Me Lies” tam da bunu gösteriyor.
Sekiz yıl süren bir ilişki. Bitmeyen bir gelgit. Ve merkezinde bir narsist: Stephen DeMarco. Fakat dizinin bir başarısı daha var. Toksik ilişkiler sadece narsistin kötü tarafını değil, kurbanın da içsel kırılganlıklarını, savunma mekanizmalarını ve psikolojik açlıklarını gün yüzüne çıkarıyor. Tell Me Lies’in yaratıcıları bu nüansı kaçırmamış.
Stephen ilişkiyi bir kontrol ve hayranlık kaynağı olarak görüyor; gerçek sevgi veya empati değil, sahip olma duygusu peşinde. Lucy’yi sürekli olarak manipüle ederek ve onun duygularını kendi egosunu beslemek için kullanarak, ilişkiyi kendi gücünü teyit etme aracına dönüştürüyor.
Lucy’nin kendi içinde taşıdığı yaraları var. Stephen’ın “ilgisi” ile kendi değerini bağdaştırıyor; reddedilme korkusu birleşince, kendi ihtiyaçlarını yok sayıyor. Stephen’ın yalanlarını ve manipülasyonlarını göz ardı etmeye başlıyor, ilişkinin kötü olduğunu görüyor ama “aşk” olarak adlandırıyor.
İlişki ilerledikçe, kendi değerini düşürüyor; diğer ilişkilerde olabileceği daha sağlıklı rolleri görmezden geliyor. Bir yandan mutsuz ama diğer yandan kopamayan bir psikolojik bağı yansıttığı için izleyiciyi de düşündürüyor.
Bir narsistle kurbanın birbirini seçme hikâyesi, sıradan bir karşılaşma değildir — psikolojik bir çekim alanı gibidir. Bazen “zıt kutuplar birbirini çeker” deriz; ama buradaki çekim, yalnızca heyecan ya da cazibe değildir, daha derin bir ruhsal boşluktan doğar.
“Tell Me Lies”, Lucy ve Stephen’ın ilişkisini sekiz yıl boyunca izlettirirken bu çekimi adım adım açığa çıkarıyor: Stephen’ın manipülasyonu, Lucy’de uzun vadede bir tür bağımlılık yaratıyor ve bu da Stephen’ın istismarını normalleştirmesine yol açıyor.
Dizide Stephen, Lucy ile olan ilişkisinin inişli çıkışlı doğasını bir “aşk hikâyesi” gibi sunarken aslında sürekli bir duygusal gelgit yaratıyor, bazen ilgiyi esirgiyor, bazen aniden aşırı sevgi gösteriyor ve Lucy bu ritme bağlanıyor . Bu tür bir “çek-ittir” dinamiği, narsist ilişkilerde çok sık görülen bir manipülasyon tekniği; kontrol etme ve bırakma ile kurbanı psikolojik olarak bağımlı hâle getiriyor.
Narsist biriyle toksik bir ilişki yaşamak, sürekli değişen bir zeminde yürümeye benziyor. Bir gün dünyanın en özel insanı gibi hissettiriyor. Ertesi gün yok sayılıyorsunuz. Önce göğe çıkarıyor, sonra değersizleştiriyor. Ayrılıp barışmalar birbirini takip ediyor. Çünkü toksisite hep kötü hissettirmiyor.
Aralara serpiştirilen küçük ödüller var. Bir özür. Bir çiçek. Bir “sensiz yapamam.”
İşte o an beyin dopamin salgılıyor.
Travma bağı dediğimiz şey böyle oluşuyor. Kötülüğün arasına sıkıştırılmış iyilik kırıntıları, kişiyi ilişkiye zincirliyor.
Bütün bu süreç, sadece narsistin davranışlarıyla şekillenmiyor; aynı zamanda kurbanın ilişkideki özdeğer sorunları ve geçmiş deneyimleriyle de besleniyor. Bu yüzden kurban da bazen kendi içsel zayıflıklarıyla yüzleşmek yerine, ilişkiyi sürdürmek için savunma mekanizmaları geliştiriyor.
Narsist partnerler genellikle karizmatik. İkna kabiliyetleri yüksek. Çevreleri tarafından sevilen, hatta hayranlık duyulan kişiler olabiliyorlar. Bu da kurbanın yalnızlaşmasına neden oluyor. “Kimse bana inanmaz” düşüncesi yerleşiyor. İşte izolasyon böyle başlıyor.
Gaslighting dediğimiz psikolojik taktikle gerçeklik algınız aşındırılıyor. Dün söylediği sözü inkâr ediyor. Size yaşattığı şeyi sizin hayal gücünüze bağlıyor. Ve bir noktadan sonra siz kendi hafızanıza güvenmemeye başlıyorsunuz.
İşte o an özgüven eriyor. Kurban sürekli kendini sorguluyor. Acaba abartıyor mu, belki de çok hassas.
Oysa mesele hassasiyet değil. Mesele, duygusal manipülasyon.
Narsistik bir ilişkide geçen yıllar, sadece zaman kaybı değil. Kimlik aşınması. Kendi sınırlarını unutmak. “Ben kimdim?” sorusunu yeniden sormak.
Toksik ilişkiler, iki tarafın da “kırık” yanlarını tetikliyor. Narsist kontrol ve hayranlık ihtiyacını doyurmaya çalışırken, kurban da sevilme, değerli olma ve terk edilmeme korkusuyla bağlanıyor.
Bu da onların birbirini seçmesinin psikolojik altyapısını oluşturuyor, birbirlerinin zayıflıklarına ve psikolojik acılarına uyan bir rezonansla. Toksik bir ilişkiden çıkmak cesaret istiyor. Çünkü sadece kişiyi değil, hayal edilen geleceği de bırakmak gerekiyor. Ama bazen en büyük güç, gitmek.
Lucy’e şunu söylemek isterdim: Bir insan seni sevdiğinde kendini küçülmüş hissetmezsin. Sürekli “acaba ben mi yanlışım?” diye düşünmezsin. Sevgi insanı darmadağın etmez, yavaş yavaş içini boşaltmaz. Aşk dediğin şey her gün tetikte olmak değildir. Mesaj beklerken midenin düğümlenmesi, bir cümleyi kurmadan önce iki kez tartmak zorunda kalmak değildir.
Sekiz yıl… Bir ilişki seni büyütmek yerine içinden eksilte eksilte götürüyorsa, orada tutku değil bir şeylere tutunma korkusu vardır. Aşk insanı yormamalı bu kadar. Kendinden şüphe ettirmemeli. Kendi sesini kısmaya zorlamamalı.
Sevildiğin yerde huzursuz olmazsın Lucy. Huzur, dramla karıştırılmamalı.
