Merkez Bankası’nın 2,6 trilyon liraya yaklaşmış olan üç yıllık birikimli zararı, dalgalanmaların olumsuz etkilerinin yanı sıra yanlış ekonomi politikalarının da bir faturası olarak okunmalı.
Türkiye’de ekonomi tartışmaları çoğu zaman rakamların ötesinde, güven ve tercih meselesine dönüşüyor. Son dönemde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın açıkladığı zarar da bu açıdan yalnızca bir bilanço kalemini değil; aynı zamanda izlenen politikaların yansımasını gösteren bir ayna niteliğinde.
Her ne kadar anonim şirket statüsünde olsa da Merkez Bankası’nın zarar etmesi, bir şirketin zarar etmesiyle aynı şey değildir. Merkez bankaları kâr maksimizasyonu amacıyla değil, fiyat istikrarı ve finansal istikrar için çalışır. Bu nedenle bazı dönemlerde zarar etmeleri doğaldır. Ne var ki Türkiye’deki durum, doğallığın ötesine geçen bir öykü anlatıyor.
Bu öykünün en kritik başlıklarından biri geçmiş dönemde uygulanan negatif reel faiz politikasıydı. Faizlerin enflasyonun altında tutulduğu bu süreçte Türk Lirası hızla değer kaybetti. Bu da Merkez Bankası’nı hem döviz satmaya hem de çeşitli müdahalelerle piyasayı dengelemeye zorladı. Faizlerin düşürülmesiyle birlikte dövize yönelim artınca kurda hızlı bir yükseliş ortaya çıktı. Bu kez ortaya kur korumalı mevduat (KKM) hesapları çıktı. Kur artışının maliyetini üstlenen bu sistem, dövizdeki her yükselişte kamu kesimine ve Merkez Bankası’na ek yük bindirdi. Kur yükseldikçe yapılan ödemeler arttı, bu da zarar olarak yazıldı. KKM, kısa vadede dövize yönelimi frenlemiş olabilir; fakat uzun vadede ciddi bir maliyet ürettiği gerçeği açık biçimde ortaya çıktı.
Daha teknik ama en az diğerleri kadar önemli bir konu ise faiz giderleri. Son dönemde sıkılaştırma politikaları çerçevesinde Merkez Bankası piyasadan yüksek faizle Türk Lirası çekiyor. Ancak elindeki varlıkların getirisi aynı hızla artmadığı için ciddi bir faiz farkı zararı oluşuyor.
Buna döviz rezervlerini artırmak için yapılan işlemlerin maliyetini de eklemek gerekiyor. Swaplar, dış kaynaklı işlemler ve diğer finansal araçlar kısa vadede rezerv görünümünü iyileştirirken, uzun vadede bilançoya ek yük bindirebiliyor.
Tüm bunların üzerinde ise enflasyon gerçeği var. Yüksek enflasyon, yalnızca vatandaşın alım gücünü değil, kurumların bilançosunu da aşındırıyor. Türk lirasının değer kaybı, döviz yükümlülüklerini büyütüyor ve Merkez Bankası’nın mali yapısını daha kırılgan hale getiriyor.
Bu zarar ne anlama geliyor? Merkez Bankası para basma yetkisine sahip olduğu için batması gibi bir durum söz konusu olmaz. Ama bunun bedeli çoğu zaman enflasyonun yükselmesi olur. Zararın dolaysız etkisi böyle görülür. Zararın dolaylı etkileri de söz konusu: Merkez Bankası’ndan aktarılabilecek kâr olmadığı için Hazine, bütçe finansmanını ek maliyetlere katlanarak karşılamak zorunda kalır.
Merkez Bankası’nın zararı piyasa dalgalanmalarıyla birlikte politik tercihlerin de sonucudur. KKM’den faiz politikasına, kur müdahalelerinden rezerv yönetimine kadar uzanan bir zincirin halkaları Merkez Bankası bilançosuna yansımış bulunuyor.
Unutmamak gerekir: Kısa vadeli mucize çözümler uzun vadede daha ağır faturalar olarak geri döner.
***
Mahfi Eğilmez’in bu yazısı ilk olarak yazarın kişisel web blogu ‘Kendime Yazılar‘da yayımlandı.
