Kapitalizmin dayandığı temel paradır.
Bu cümle ilk bakışta basit, hatta biraz indirgemeci görünebilir. Oysa derinlemesine düşündüğümüzde, modern dünyanın işleyişini anlamak için oldukça güçlü bir anahtar sunar. İlginç olan ise, bu özlü tespitin izlerini yüzyıllar öncesine, henüz kapitalizmin adı bile yokken anlatılan bir halk hikâyesinde bulabilmemizdir.
Nasreddin Hoca’nın “parayı veren düdüğü çalar” hikâyesi tam da bu noktada karşımıza çıkar. 13. yüzyıl Anadolu’sunda geçtiği varsayılan bu öykü, yüzeyde çocuklara verilen “karşılıksız beklentiye girilmez” dersi gibidir. Ancak biraz daha dikkatli bakıldığında, bu kısa öykü bir zihniyet biçimini, bir değer sistemini ve hatta ekonomik düzeninin mantığını içinde barındırır.
Hoca pazara giderken çocuklar çevresini sarar. Hepsi ondan düdük ister, ama sadece biri bunun için gereken parayı verir. Hoca döndüğünde düdüğü yalnızca para verene verir ve diğerlerinin itirazı üzerine o ünlü cümleyi kurar: “Parayı veren düdüğü çalar.”
Bu söz, aslında ekonomik sistemin özünü oluşturan değer değişimi ilkesini özetler : Ekonomide bir mal ya da hizmet, ancak karşılığı ödendiğinde erişilebilir olur. İhtiyaç, arzu ya da haklılık tek başına yeterli değildir; belirleyici olan ödeme gücüdür.
Nasreddin Hoca’nın yaşadığı dönemde kapitalist bir sistem henüz yoktu. Ekonomik yapı büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayanıyor, üretim yerel ve sınırlı kalıyordu. Ticaret elbette vardı, ancak bugünkü anlamda piyasa ekonomisinden, rekabetten ya da sermaye birikiminden söz etmek mümkün değildi. Avrupa’da feodal düzen egemenken, Anadolu’da da benzer şekilde daha kapalı, geleneksel bir yapı söz konusuydu. Paradan ziyade takas yöntemi geçerliydi.
Tam da bu yüzden bu öykü dikkat çekicidir. Çünkü kapitalizmin kurumsallaşmasından çok önce, onun temel mantığını özetleyen bir düşünce biçimi Nasreddin Hoca öyküsünde yer bulmuştur. Bu durum bize şunu düşündürür: Kapitalizm yalnızca bir ekonomik sistem değil, aynı zamanda insan doğasının belirli yönleriyle uyumlu bir davranış kalıbıdır.
“Parayı veren düdüğü çalar” sözü, bir yandan adaletli gibi görünür. Sonuçta karşılık ödeyenin bir hak elde etmesi makuldür. Ancak diğer yandan bu yaklaşım, parası olmayanı sistemin dışında bırakır. Öyküdeki diğer çocuklar da en az para veren kadar düdük istemektedir, fakat onların arzusu bir anlam ifade etmez. Çünkü sistemin ölçüsü ihtiyaç değil, ödeme gücüdür.
Modern dünyada da durum çok farklı değildir. Eğitimden sağlığa, kültürden teknolojiye kadar pek çok alanda erişim, büyük ölçüde ekonomik imkânlara bağlıdır. Bu da bizi ekonomik sistemin daha doğrusu günümüz ekonomik sistemi olan kapitalizmin ne kadar adaletli olduğu tartışmasına götürür.
Nasreddin Hoca’nın öyküsü bu soruya doğrudan cevap vermez. Ama bize düşünmek için güçlü bir metafor sunar. Burada asıl mesele düdüğü kimin çaldığı değil, düdüğün neden yalnızca parası olanlarca erişilebilir olduğu meselesidir. Düdük sembolünün yerine sağlığı, eğitimi, beslenmeyi, barınmayı vb. koyarsanız konu gelir dağılımına kadar gelir.
Sonuçta, yüzyıllar öncesinden gelen bu kısa öykü, yüzyıllar da geçse, sistemler de değişse ekonominin temel dinamiklerinin pek değişmediğini gösteriyor.
