Avrupa Birliği ile Hindistan arasında son dönemde hızlanan ekonomik ve stratejik yakınlaşma, Ankara’da çoğu zaman savunmacı bir refleksle okunuyor. Özellikle küresel ticaretin yeniden sertleştiği, ABD’de korumacılığın geri döndüğü ve Çin’e bağımlılığın artık bir risk olarak tanımlandığı bu dönemde, Brüksel–Yeni Delhi hattı doğal olarak dikkat çekiyor.

Türkiye’de sorulan soru tanıdık: “Türkiye by-pass mı ediliyor?”

Bu soru anlaşılır; ama eksik. Asıl mesele, AB–Hindistan işbirliğinin Türkiye’yi dışlayan kapalı bir mimariye mi dönüşeceği, yoksa Türkiye’nin merkezinde yer aldığı daha geniş, daha dayanıklı ve çok ayaklı bir entegrasyon çerçevesine mi evrileceğidir.
Ve bu sorunun cevabı, sanıldığı kadar Brüksel’de ya da Yeni Delhi’de değil; büyük ölçüde Ankara’da şekillenecektir.

Avrupa Neden Hindistan’a Yöneliyor?

Avrupa Birliği bugün ciddi yapısal baskılar altında. Nüfus yaşlanıyor, işgücü daralıyor, sanayi rekabet gücü aşınıyor. Çin’e aşırı ekonomik bağımlılık artık stratejik bir kırılganlık olarak görülüyor. ABD ile ilişkiler vazgeçilmez ama giderek daha asimetrik. “Stratejik özerklik” söylemi ise bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluğa dönüşmüş durumda.

Bu tabloda Hindistan, Avrupa için yalnızca büyük bir pazar değil; Çin’e karşı jeoekonomik bir denge unsuru. Genç nüfus, dijital kapasite, üretim ölçeği ve büyüme potansiyeli, Hindistan’ı Brüksel’in radarında üst sıralara taşıyor. 2026 başında ilan edilen ve “büyük anlaşma” olarak sunulan AB–Hindistan serbest ticaret mutabakatı da bu nedenle geçici bir açılım değil; Avrupa’nın uzun vadeli yeniden konumlanma stratejisinin parçası.

Peki Türkiye Bu Yeni Denklemde Nerede?

AB–Hindistan hattı doğrudan Türkiye’ye karşı kurulmuş bir eksen değil. Ancak Türkiye bu sürece net, proaktif ve bütüncül bir stratejiyle dâhil olmazsa, fiilen dışarıda kalma riskiyle karşı karşıya.

Türkiye, AB ile Gümrük Birliği içinde. Fakat bu birlik, AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarını Türkiye’ye otomatik olarak yansıtmıyor. Bu da ciddi bir asimetri yaratıyor. AB, Hindistan menşeli sanayi ürünlerine tarifeleri sıfırladığında, bu mallar dolaylı olarak Türkiye pazarında rekabet baskısı yaratıyor; ama Türkiye, Hindistan pazarına aynı imkânlarla erişemiyor.

Bu durum ne ekonomik olarak sürdürülebilir ne de stratejik olarak kabul edilebilir.

Türkiye’nin Masaya Koyabileceği Değer

Bu tablo, Türkiye’nin elinin zayıf olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine. Türkiye’nin sunduğu tamamlayıcı unsurlar, bu yeni denklemde son derece kıymetli.

Avrupa ile derin sanayi entegrasyonu, coğrafi yakınlık, lojistik hız, enerji geçişi altyapısı, genç ve yetkin işgücü ile kriz bölgelerinde edinilmiş operasyonel tecrübe, Türkiye’yi AB–Hindistan hattında tamamlayıcı bir merkez hâline getirebilir.

İş dünyasının bilge ismi Erdal Aksoy’un ifadesiyle:
“Avrupa ölçek arıyor, Hindistan hacim sunuyor; Türkiye ise hız, esneklik ve kriz anında çalışabilen AB’nin yanıbaşında bir üretim ve lojistik altyapısı sağlıyor. Bu üçü birlikte düşünülmeden kurulan her denklem eksik kalır. Türkiye bu üç saçayağını kuracak vizyonu ve yaratıcılığı ortaya koymalıdır. İş dünyası hazır.”

Gerçekten de Avrupa’nın Hindistan’dan beklediği ölçek, Türkiye’nin sunduğu hız ve entegrasyon kabiliyetiyle birleştiğinde çok daha dengeli ve dayanıklı bir ekonomik mimari ortaya çıkabilir.

Pakistan Algısı ve Yönetilmesi Gereken Hassasiyet

Zor ama kaçınılmaz bir başlık da var. Türkiye’nin Pakistan ile yakın ilişkileri, Hindistan’da zaman zaman Türkiye’nin “taraflı” bir aktör olduğu algısını besliyor. Bu algı doğru olsun ya da olmasın, yönetilmediği sürece maliyet üretir.

Oysa Türkiye son yıllarda Ukrayna’dan Karadeniz’e, Körfez’den Afrika’ya kadar birçok dosyada dengeleyici ve arabulucu bir aktör olabildiğini gösterdi. Aynı yaklaşım Hindistan–Pakistan denkleminde de mümkündür. Taraf seçmeden, istikrar üretmeye talip bir dil geliştirmek Türkiye’nin elini güçlendirir.

Gümrük Birliği Güncellemesi: Stratejik Eşik

AB–Hindistan yakınlaşmasının Türkiye açısından yönetilebilir olmasının ön koşulu, Gümrük Birliği’nin güncellenmesidir. Hizmetler, kamu alımları, tarım ve uyuşmazlık çözümünü kapsayan; en önemlisi Türkiye’yi AB’nin STA süreçlerine erken aşamada dâhil edecek kurumsal mekanizmalar kurulmadan bu asimetri giderilemez.

Burada Ankara’nın da yapması gerekenler açık: hukuk devleti, öngörülebilirlik ve kurumsal güven alanlarında atılacak adımlar, sadece AB ile değil, Hindistan ve küresel yatırımcılarla ilişkilerde de Türkiye’nin elini güçlendirecektir.

Seyirci mi, Mimar mı?

AB–Hindistan yakınlaşması Türkiye için otomatik bir tehdit değildir. Doğru okunduğunda, Türkiye’yi Avrupa ile Asya arasında stratejik bir merkez hâline getirebilecek gerçek bir fırsat penceresi sunuyor.

Asıl soru şu:
Türkiye bu süreci uzaktan izleyen bir ülke mi olacak,
yoksa Avrupa–Hindistan hattında ve AB’nin yeni mimarisinde vizyon öneren, cesurca adımlar atan vazgeçilmez bir aktör mü?

Bu tercih, yalnızca bugünün ticaret politikasını değil; Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki küresel konumunu da AB ile gelecek mimarisini de belirleyecektir.