Avrupa Konseyi’nin yine canı sıkılmış ve son 17 Nisan 2024 toplantısında hiçbir uygulama imkanı olmayan eski kararlarının tekrarı niteliğinde “yeni” kararlar almış. Avrupa Birliği (AB) kendi gündem konuları olan rekabet gücü, enerji, tek pazar, sermaye piyasaları, araştırma ve inovasyon, dijital dönüşümün yanı sıra “sıcak” konular olarak gördüğü Ukrayna, Ortadoğu ve Türkiye üzerine de ahkam kesmiş.

Merak ettim, dikkatle okudum. Taze, eyleme dönük ve yapıcı bir yaklaşım yerine yeni bir hayal kırıklığı çıktı karşıma. Harcanan mürekkebe değmez cinsten bu karar ve çağrılar ne Rusya’yı Ukrayna’dan çıkartmaya ne İsrail’i Gazze ve ötesinde durdurmaya ne de Kıbrıs’ta statükoyu değiştirmeye yeter.

AB kendisini küresel sistemde hala çok ciddiye alıyor. Ortak bildirilerin diplomasi lugatında da artık pek önemi kalmadı. Kaleme alınırken sesi çok çıkan, oybirliğiyle karar alma mekanizmasını manivela olarak kötüye kullanan bazı küçük ülke diplomatları AB’nin gerçek stratejik menfaatlerini gözardı ederek istedikleri paragrafları ya da yazım değişikliklerini empoze edebiliyor.

AB zayıflıyor

Oysa AB için yapılagelen “ekonomik dev, siyasi cüce” tanımlaması uzun yıllardır pek değişmedi, hatta üzüntüyle söylemeliyim ki sadece siyasette değil ekonomide de cüceleşmeye doğru gidiyor.
Bugün dünyanın en büyük dört ekonomisi arasında tek bir AB ülkesi yok. ABD ($23 trilyon), Çin ($17 trilyon), Japonya ($5.4 trilyon) ve Hindistan’dan ($4.8 trilyon) sonra Almanya ($4.4 trilyon) beşinci sırada.

Önümüzdeki dönemde uzun bir süre “ihracat dinamosu” olan Almanya’nın daha da alt sıralara inmesi bekleniyor. Dahası, küresel rekabet gücü gerileyen AB ülkeleri, yaşlanan nüfus, sosyal güvenlik çıkmazı, enerji krizi, avro’nun dolar karşısında direnemesi, ırkçılık ve benzeri sorunların pençesinde kıvranıyorlar.

Ne dediği anlaşılmıyor

Ortak bildiride Avrupa Konseyi’nin, Yüksek Temsilci ve Komisyon’un AB-Türkiye siyasi, ekonomik ve ticari ilişkilerinin durumuna ilişkin raporunu da dikkate alarak AB-Türkiye ilişkileri konusunda stratejik bir tartışma yapıldığı söyleniyor ama galiba “dağ fare doğurmuş,” çünkü eski diplomat gözüyle okuduğumda ortada stratejik bir boyut göremedim.

Türkiye ve genişleme başlığı zaten uzun süredir gündemde yok, tamamen unutuldu. “Sopa ve havuç” yaklaşımı bu yüzden gündemden düştü. Gümrük Birliği’nin tarım ve hizmetleri de kapsayacak şekilde güncellenmesi de bir kenara itildi. Vermeden isteniyor birşeyler sürekli olarak.
“Avrupa Birliği’nin Doğu Akdeniz’de istikrarlı ve güvenli bir ortamda ve Türkiye ile işbirliğine dayalı ve karşılıklı yarara dayalı bir ilişkinin geliştirilmesinde stratejik çıkarı vardır” diye klasik bir giriş yapılıyor Ortak Bildiride, sonra da “…Kıbrıs sorununun BM çerçevesinde, ilgili BMGK kararlarına uygun ve Birliğin kurulduğu ilkeler ve müktesebatla uyumlu olarak kapsamlı bir çözümüne tam bağlılığını sürdürmektedir (…) AB, BM öncülüğündeki sürecin tüm aşamalarını elindeki tüm uygun araçlarla destekleme konusunda aktif bir rol oynamaya hazırdır” diye de bilinen tutum devam ediyor.

Galiba Brüksel’deki lider ve bürokratlar dosyalarını artık eskisi gibi iyi çalışmıyor. Kalite düşüyor, unutkanlık artıyor. Ben yine de tarih ve jeopolitika bilgilerini tazelemeleri, değişen koşullara, zamanın ruhuna uygun yeni bir yaklaşım geliştirmeleri gerektiğini nacizane hatırlatmak istiyorum.

Unuttular mı acaba?

Hatırlarlarsa BM Genel Sekreteri’nin Annan Planı çerçevesinde Rauf Denktaş ve o zamanki Rum lideri Tasos Papadopulos yoğun görüşmeler yaptı. Nihayet bu plan 24 Nisan 2004’te iki tarafça referanduma sunuldu. Türkler aslında isteksiz idi olması gerekenin ötesinde tavizler içeren bu plana onay vermekte ama yine de AB’nin muazzam baskısı ve “havuç” gösteren vaatleri karşısında çözüm için yüzde 65 ezici çoğunluk “evet” demeye ikna edildi.

Peki Rumlar ne dediler? Yüzde 76’sı planı tereddüt bile etmeden reddetti. Bence tam da referendum sonuçlarının açıklandığı o gün “Bundan böyle Rumlar ile hiçbir görüşme olmayacak, bu sayfa artık kapandı. Kıbrıslı Türkler başka bir referendumla ya Türkiye’ye ilhak kararı alacak ya da tam bağımsızlık yolunda ilerleyecekler, hiçbir şekilde bir daha Rumlar’la masaya oturulmayacak” mealinde bir kararı dünyaya ilan etmeliydiler.

Hakkını yemeyelim: Vicdan azabı duyan, olup bitenin farkındaki bazı Avrupalı liderler Kıbrıslı Türklerin “evet” diyerek çözümden yana tavır koyması karşılığında KKTC’ye bazı esneklikler sağlamak üzere kollarını sıvadı. En başta dönemin BM Genel Sekreteri ve planın isim babası Kofi Annan 28 Mayıs 2004’te BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda “birleşme yönünde oy kullanan Kıbrıslı Türklere baskı yapmanın haksızlık olduğunu” belirterek Kıbrıslı Türklere uygulanan ambargonun kaldırılması çağrısı yaptı.

Dönemin AB Dışişleri Bakanları da referandum öncesi KKTC’ye yönelik izolasyonların kaldırılmasına ilişkin bir karar almıştı. AB Komisyonu ticari ve mali uygulamalardan oluşan ve AB ülkeleri ile KKTC arasında doğrudan ticareti öngören bir yardım paketi de hazırladı. Lakin Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın engelleme çabaları yüzünden bu paketin bir kısmı gecikmeli hayata geçti, bir kısmı ise askıya alındı.

İnanması güç bir şey oldu bu süreçte

Referandumun hemen ardından 1 Mayıs 2004’te Güney Kıbrıs yönetimi BM planına red oyu verdikleri için adeta mükafatlandırılarak ve Ada’daki diğer ortak yok sayılarak “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB’ye tam üye yapıldı. Muhtemelen o dönemde Yunanistan’ın (Almanya için yaşamsal önemdeki) Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin katılımını veto etme tehdidi yüzünden.

Oysa AB literatüründe genişleme politikası hem tarihsel süreçte dönüştürücü gücünü çevresine yayması, hem de Birliğin derinleşmesinde kayda değer bir role sahip olması nedeniyle “en önemli ve başarılı dış politika aracı” olarak nitelendiriliyordu.

AB’ye üye olmak için başvuran ülkelerin yerine getirmeleri gereken yükümlülükler çerçevesinde Kopenhag Kriterleri ve Madrid Kriteri’ne ek olarak AB’nin genişleme politikasında önem taşıyan belgelerden biri olan “Gündem 2000”de iyi komşuluk ilişkileri tesis edilmesi de bir katılım koşulu. Buna göre tüm aday ülkeler AB’ye katılımlarından önce kendi aralarındaki ve üçüncü ülkelerle olan sınır ihtilaflarını çözmeli, gerektiğinde Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmalıdır.

Yani, Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin sırtından taviz verilerek Güney ile Kuzey Kıbrıs arasındaki ihtilaflar çözümlenmeden apar topar Rumlar AB’ne kabul edilirken Ankara ve Lefkoşe’ye de bol bol AB ile ilişkilerinin bu gelişmeden etkilenmeyeceği yönünde bağlayıcılığı olmayan sözlü vaatler verdiler.

Hala aynı söyleme devam

Aradan geçen sürede tavsiye ettiğim Rumlar ile görüşmelere kapının tamamen kapatılması, KKTC icin yeni bir sayfa açılması önerisi dikkate alınmadı. Baskılar devam etti sanki yukarıdaki gelişmeler hiç yaşanmamış gibi.

İsviçre’nin Mont Pelerin kasabasında 7-11 Kasım 2016 ve 20-21 Kasım 2016’da sonuçsuz iki turlu görüşmeler yapıldı yine.

Ardından yine İsviçre’nin Crans Montana kentinde 28 Haziran 2017’de yaklaşık 10 gün yoğun şekilde devam eden Kıbrıs Konferansı da güvenlik ve garantiler başlığında uzlaşma sağlanamadığı için başarısızlığa uğradı.

2021’in Nisan ayında Cenevre’de düzenlenen diğer bir gayri resmi Kıbrıs görüşmesinde de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ”tarafların yeterli bir ortak zeminde buluşamadıklarını” açıkladı. Rumlar reddettikleri Annan Planı’ndaki tavizleri ceplerine koyup üstüne istedikleri sonucu elde edene kadar yeni taviz isteme politikasından vazgeçmedi, vazgeçmeyecekler.

Tüm bunlara rağmen hala görüşme trafiğini canlı tutmak için baskıyı sürdürmek gerçekten zekamızla dalga geçmek anlamına geliyor.

Ne yapmalı peki?

Bana soracak olursanız Rum tarafı kendi istediği çözüm olmadan çözüme çözüm demeyeceğini defalarca ilan etmiş, bugüne kadar ki tüm müzakereleri baltalamış iken, dahası Yunanistan ile birlikte AB içinde tüm süreçleri istediği gibi yönlendirebildiği, dolayısıyla AB’nin “dürüst arabulucu” rolünü ortadan kaldırdığı için Brüksel kararlarının ne KKTC ne de Türkiye açısından kıymeti harbiyesi yoktur.

Akıl, izan, vicdan ve realpolitik de olmaması gerektiğini söylemektedir.

AB kurumlarına Avrokrat yetiştirmekte olan Bruges’deki College d’Europe’da beraber dirsek çürüttüğüm sınıf arkadaşlarım şimdi hem ülkelerinde hem de AB kurumlarında kilit görevlere geldi.

Bizzat Brüksel’de zaman zaman onlarla konuştuğumda Güney Kıbrıs’ı üyeliğe almanın, Türkiye gibi önemli bir bölgesel güç ve tam üyelik adayıyla ilgili kararlarda söz sahibi olmasına izin vermenin hata olduğunu kabul ediyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs baskısı ile AB ortak bildirilerine “al gülüm ver gülüm” pazarlıkları neticesinde dahil edilen bu tür paragrafların kağıt üstünde kalmaya mahkum olduğunu da söylüyorlar. Aynı şeyi başkalarından da duyuyoruz.

O yüzden tavsiyem Ankara ve Lefkoşe AB’nin kararlarını çok ciddiye alıp uzun uzadıya tepki vermesin. Sadece bir paragraflık çok net ve değişmeyecek stratejik pozisyonu temcit pilavı gibi yinelemekten yorulmasınlar.

Başka sorunlara yoğunlaşsınlar

BM ve AB donmuş müzakereleri buzdolabından çıkartma çabası yerine Ukrayna-Rusya savaşı, Gazze dramı, Kızıldeniz ve Hürmüz krizi, Suriye ve Lübnan’ın durumu, Rusya’nın bölgedeki artan mevcudiyeti, Çin’in Akdeniz’de kendisine COSCO üstünden yeni limanlar alarak “Mavi Çin Vatanı” yaratmaya çalışması gibi konulara ilgi ve kaynak ayırmaya davet edilmeli.

1974’ten bu yana barışın hüküm sürdüğü, birkaç provokasyon sürtüşmesi dışında ciddi bir krizin yaşanmadığı Kıbrıs’ta – yeşil hattı gözetmenin ötesinde – BM barış gücünün neredeyse işi gücü yok. Hatta her görev süresi uzatma zamanı geldiğinde bu gücün ciddi kanlı eylemler yaşanan dünyanın başka çatışma bölgelerine, dünyada yoksulluğun azaltılması çabalarına kaydırılmasını BM’de isteyenlerin sayısı çoğalıyor.

Türkiye’ye “işgalci” diyenler

İstanbul’un Esenyurt ilçesinden birazcık daha büyük toprak, nüfus ve ekonomik varlık olarak Kıbrıs dünya ölçeğinde ihmal edilebilir bir ada, ama stratejistlerce “Akdeniz’in en kritik noktasında, Türkiye, Mısır, Suriye, Lübnan, Libya, Yunanistan ve İsrail ile çevrili ‘batırılamaz uçak gemisi’” yakıştırması yapılması onun asıl önemini belirliyor.

Özellikle de son birkaç yıldır Gazze-İsrail, Ukrayna savaşı, Suriye’deki Rus mevcudiyetinin Akdeniz’e taşması, Kızıldeniz krizi ve de Doğu Akdeniz’de enerji ve jeopolitik nüfuz mücadelesi ışığında Kıbrıs’ın stratejik değeri tavan yaptı. AB orayı tamamen kendi toprağı haline dönüştürmek istiyor.

Ankara’ya 1974 askeri müdahalesini ve 15 Kasım 1983’te KKTC’nin ilanını geri sardırmak için on yıllardır süren baskıyı, taviz koparma çabasını buna bağlıyorum, bizim tutumumuzu anlamakta güçlük çekiyorum.

Düşünsenize, İngilizler İberya Yarımadasının ucundaki Akdeniz ile Atlantik’i birbirine bağlayan Cebelitarık Boğazı’nı, Arjantin açıklarındaki Falkland adalarını, Bermuda, Cayman, ve diğer Pasifik, Atlantik, Hint okyanusundaki adalarını, Kıbrıs’taki askeri üslerini stratejik mülahazalarla egemen toprağı olarak görüyor.

Amerikalılar derseniz Guam, Samoa, Puerto Rico, Virgin gibi denizaşırı topraklarını, onlarca ülkedeki askeri üslerini, dünya okyanuslarında dolaşan 47 uçak gemisinin müdahale hakkını kimseye terk etmeye niyetli değil.

Ya İspanyollara ne diyeceksiniz? Kendi toprakları içindeki Cebelitarık’ı isteksizce İngiliz egemenliğine bıraktılar ama Kanarya ve Balear adalarından, Fas kıyısındaki Cebelitarık’a karşı kıyıdan bakan Ceuta ve Melilla kentlerinden değil ayrılmak, kımıldamak dahi istemiyorlar.

Fransızlar da aynı şekilde kendi topraklarından binlerce kilometre uzaktaki Guyana, Guadeloupe, Martinique, Reunion gibi sömürgelerini hala elde tutmakta ısrarlı.

Ve bu ülkeler oturdukları sıcak koltuklardan Türkiye’yi yüzyıllarca hakimiyeti altında tuttuğu hemen yani başındaki (Türkiye’ye 71 km, Yunanistan’a ise 900 km uzaklıktaki) Kıbrıs’ta “işgalci güç” olarak görüyor, 16 Ağustos 1960 anayasasında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin eşit ortağı olarak tanınmış, sonra dışlanmış Türklerin kurduğu KKTC’nin kendini feshedip yeniden Rum boyunduruğuna girmesini bekliyorlar.

O yönde Türkleri köşeye sıkıştıracak çözüm önerileri geliştiriyorlar.

Kıbrıs Türklerinin rızası

Bu yüzden BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs şahsi özel temsilcisi Kolombiya eski Dışişleri Bakanı (ve mevcut Genel Sekreter António Guterres’in yerine Haziran 2026’da seçilmesi muhtemel) Maria Ángela Holguin Cuéllar’ın atanması, görüşmelerin yeniden başlaması için Ankara’ya baskı yapılması beyhude. Boşa kürek sallıyorlar.

Kıbrıs sorununun bugün temelinde yatan ve çözümü halinde kalıcı barış ve refahı tesis edecek tek şey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin adanın dünyadaki yeğâne temsilcisi olarak tanınması ve Kıbrıslı Türklerin dışlanıp tanınmıyor olması. Bu konuda hakkaniyete dayalı bir ilerleme olmadan (ki mevcut statüko AB üyesi Kıbrıslı Rumların lehine olduğu, BM Güvenlik Konseyi kararları güncellenmediği için ilerleme olması bence pek mümkün değil) bizim ömrümüzde çözüm ışığını görmek pek kimseye kısmet olmayacak gibi.

Kıbrıs Federasyonu içinde çoğunluğun azınlık üzerine tahakküm kuracağı bir çözüme Kıbrıslı Türklerin rıza göstermesi, konuştuğum Kıbrıs Türk liderlerinin ortak görüşü o ki kesinlikle mümkün değil. O yuzden AB ve BM bosuna nefes ve murekkep tuketmesin. Kendilerine iradelerini empoze edecekleri başka bir oyuncak bulsalar iyi olacak, çünkü bilsinler ki Türkleri Kıbrıs’tan geri bastıracak bir sonuç kesinlikle çıkmayacak.