Modern hayatın en büyük yanılgılarından biri şu:
Sorunları cevaplarla çözeceğimizi sanıyoruz.
Oysa çoğu zaman asıl mesele cevapların kalitesi değil, soruların niteliği.
Yanlış soruya verilen en doğru cevap bile sizi yanlış yere götürür.
Bugün siyasette, iş dünyasında ve gündelik hayatta yaptığımız birçok pahalı hata, bilgi eksikliğinden değil; meseleyi yanlış çerçevelememizden kaynaklanıyor. Yani problem çözme kapasitemiz yetersiz olduğu için değil, problemi doğru tanımlayamadığımız için.
Başka bir ifadeyle:
Biz cevap arıyoruz.
Oysa önce doğru soruyu bulmamız gerekiyor.
Çünkü cevap sonucu açıklar.
Soru ise sebebi ortaya çıkarır.
Ve hayat sonuçlar üzerinden değil, sebepler üzerinden ilerler.
Cevapların cazibesi, soruların rahatsızlığı
Cevaplar konforludur.
Belirsizliği kapatır.
Netlik hissi verir.
Karar almayı kolaylaştırır.
Toplantılarda “sonuç ne?”, “çözüm ne?”, “plan ne?” diye sormamızın nedeni budur. Hız isteriz, kapanış isteriz, belirsizlikten kurtulmak isteriz.
Sorular ise tam tersini yapar.
Kapıyı kapatmaz, açar.
Konuyu bitirmez, derinleştirir.
Ezberi bozar.
Bu yüzden iyi sorular çoğu zaman rahatsız edicidir.
Kurumları, hiyerarşileri ve alışkanlıkları zorlar. Statükonun hoşuna gitmez.
Çünkü cevap düzeni sürdürür.
Soru düzeni değiştirir.
Eğitimden yönetime: çerçeve kurma eksikliği
Sorun sadece bugünün değil, uzun bir zihinsel alışkanlığın sonucu.
Bizlere küçük yaşlardan itibaren düşünmekten çok ezberlemek öğretildi.
“Doğru cevabı işaretle.”
“Sınavı geç.”
“Not al.”
Ama kimse “neden?” diye sormayı öğretmedi.
Soru sormak çoğu zaman itiraz gibi algılandı.
Oysa gerçek öğrenme itaatle değil, merakla başlar.
Sonuçta ortaya hızlı cevap üreten ama derinlikli soru soramayan bir zihin yapısı çıkıyor.
Herkes konuşuyor.
Çok az kişi meseleyi yeniden çerçeveliyor.
Oysa strateji tam da burada başlıyor: doğru çerçevede.
Strateji aslında doğru soruyu sorma sanatıdır
İster bir şirket yönetin ister bir ülke, başarı çoğu zaman teknik zekâdan çok doğru sorulara bağlıdır.
Şirketler genellikle “nasıl daha hızlı büyürüz?” diye sorar.
Daha azı “yanlış büyüyor olabilir miyiz?” diye sorar.
Devletler “faizi nasıl düşürürüz?” diye sorar.
Çok azı “güveni neden kaybettik?” diye sorar.
Kurumlar “daha fazla kaynak nereden buluruz?” diye sorar.
Nadiren “kaynakları neden verimli kullanamıyoruz?” diye sorulur.
İlk grup semptomlarla ilgilenir.
İkincisi sebeplerle.
Kalıcı dönüşüm her zaman ikinci gruptan çıkar.
Türkiye’de tanıdığım en iyi stratejik zihinlerden (ve rahatsız edici soru sorma uzmanlarından) biri olan Cumhur Doğan, bu farkı çok yalın bir cümleyle şöyle özetliyor:
“Etrafımızda iyi cevap veren çok insan var… ama iyi soru soran neredeyse yok. Oysa doğru soru zaten cevabın yarısıdır.”
Aslında stratejinin özü budur.
Doğru soru pusuladır.
Cevap ise sadece yol tabelası.
Pusulanız yoksa tabelanın bir anlamı kalmaz.
Tarihi değiştirenler cevap verenler değil, soru soranlardır
Düşünce tarihine baktığınızda ortak bir örüntü görürsünüz.
Büyük sıçramalar hazır cevaplardan doğmadı.
Hepsi bir şüpheyle başladı.
“Ya bildiğimiz gibi değilse?”
“Ya başka bir yol varsa?”
Bilim, inovasyon ve reform hep bu zihinsel cesaretle ilerledi.
Soru zihnin ufkunu genişletir.
Cevap ise sınır çizer.
Bu nedenle cevap geçmişe, soru geleceğe aittir.
Yüzleşme cesareti
Soru sormak sadece entelektüel değil, aynı zamanda ahlaki bir eylemdir.
Çünkü soru yüzleşmeyi gerektirir:
Kendi hatalarımızla.
Varsayımlarımızla.
Konforumuzla.
“Her şey yolunda” demek kolaydır.
“Gerçekten yolunda mı?” diye sormak zordur.
Ama dönüşüm tam da bu rahatsızlık anında başlar.
Soru olmadan değişim olmaz.
Bugünün sorusu yarının kaderini belirler
Geriye dönüp baktığımızda birçok toplumsal ve ekonomik sorunun aslında yıllar önce sorulmamış soruların sonucu olduğunu görüyoruz.
Yanlış eğitim politikaları, sorgulanmamış büyüme modelleri, hesapsız borçlanmalar, kurumsal zayıflıklar…
Hepsi bir dönemde “neden?” diye sorulmadığı için kronikleşti.
Tarih çoğu zaman cevap eksikliğinden değil, soru eksikliğinden tekerrür eder.
Dolayısıyla mesele daha çok bilgi değil; daha iyi soru.
Daha çok çözüm değil; daha doğru teşhis.
Mesaj ve sorular
Bugün Türkiye’nin, şirketlerimizin ve bireylerin en çok ihtiyacı yeni sloganlar ya da hazır reçeteler değil.
Daha cesur sorular. Kendimizi rahatlatan değil, zorlayan sorular.
Çünkü cevap sizi bugüne bağlar.
Soru yarını mümkün kılar.
Ve bazen tek bir doğru soru, bir kurumun, bir şirketin ya da bir ülkenin yönünü tamamen değiştirebilir.
Kendimize sorabileceğimiz birkaç temel soru
Ülke için:
1.Gerçek sorunlarımızı mı çözüyoruz, yoksa yalnızca sonuçları mı yönetiyoruz?
2.Büyüme modelimiz üretim ve verimlilik temelli mi, yoksa borçla satın alınmış geçici bir refah mı?
3.Kurumlarımız güven mi üretiyor, belirsizlik mi?
4.Gençlerimize ezber mi öğretiyoruz, eleştirel düşünce mi?
5.Bugünkü kararlarımız bizi daha bağımsız mı yapıyor, daha kırılgan mı?
Birey için:
1.Yoğun muyum, yoksa gerçekten üretken miyim?
2.Başarı tanımım bana mı ait, başkalarının beklentilerine mi?
3.Konfor alanım beni koruyor mu, gelişimimi mi sınırlıyor?
4.Zamanımı gerçekten değer verdiğim şeylere mi ayırıyorum?
5.Bugün her şeye sıfırdan başlasaydım, yine aynı yolu seçer miydim?
Belki de cevapları aramadan önce, bu soruların üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü çoğu zaman…Doğru soru zaten cevabın yüzde 50’si.
