Bazı sohbetler mekânla sınırlı kalmaz; masadan kalkarsınız ama soru sizinle yürümeye devam eder.
Yunanlı dostumuz Stella Lelouda Stafilopati ve Aynur Tattersall ile Colbert’te başlayan, Sloane’a doğru yürürken derinleşen sohbetimiz de böyleydi. Kahve fincanları boşaldı, Londra’nın akşam serinliği hissedildi; fakat tek bir soru kapanmadı: “Ben kimim?”
Ne iş yaptığım değil.
Ne kazandığım değil.
Hangi ülkeye ait olduğum değil.
Gerçekten kim olduğum.
Bu soru akademik bir merak değil. Varoluşsal bir disiplin.
Ego: Yanlış Tanımlanmış Kimlik
Stella’nın ilk vurgusu netti: “Temel sorun ego.”
Ego çoğu zaman kibirle karıştırılır. Oysa mesele daha yapısaldır. Ego, insanın kendisini yalnızca dışsal kimlikleri üzerinden tanımlamasıyla başlar: beden, unvan, statü, başarı, servet, milliyet, ideoloji.
Bu unsurlar hayatın parçasıdır; fakat tamamı değildir.
Beden yaşlanır.
Statü değişir.
Servet artar veya azalır.
Güç devredilir.
Geçici olanı kalıcı kimlik haline getirdiğimiz anda savunma mekanizması devreye girer. Savunma, bağlanmayı; bağlanma, kaybetme korkusunu; korku, öfkeyi; öfke aşırı hırsı; hırs ise çoğu zaman açgözlülüğü ve dikkatsizliği üretir.
Bu zincirin kaynağı sistem değil; yanlış kimliktir.
Antik Yunan’dan Stoacılığa, İslam düşüncesinden Hristiyan mistisizmine kadar pek çok gelenekte benzer bir uyarı vardır: İnsan kendisini yalnızca maddi boyutla sınırlandırdığında dengesini kaybeder.
Sokrates’in “Kendini bil” çağrısı basit bir nasihat değil, bir ontoloji önerisidir. Marcus Aurelius’un kendine yazdığı notlar, gücün geçiciliğini hatırlatma çabasıdır. Kant için ise ahlaki değer, dış başarıdan değil niyetten doğar.
Farklı medeniyetler, benzer uyarılar.
Bağlantı Kopuşu ve Modern Yorgunluk
Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu krizleri yalnızca ekonomik, siyasi veya teknolojik başlıklarla açıklamak yetersiz kalıyor.
Öfke yaygın.
Sabırsızlık sıradan.
Tüketim arzusu sistematik biçimde körükleniyor.
Rekabet neredeyse varoluşsal bir zorunluluk gibi sunuluyor.
Modern ekonomi arzuyu üretmede son derece başarılı; fakat denge üretmede aynı derecede başarılı değil.
Stella’nın yaptığı benzetme çarpıcıydı:
“Telefonu gece şarja takmazsan sabah çalışmaz.”
İnsan da içsel yenilenme olmadan sürdürülebilir biçimde çalışamaz. Bu yenilenme dini bir dogma değildir; tefekkür, öz muhasebe, bilinçli farkındalık, zihinsel disiplin gibi evrensel pratiklerle ilgilidir.
Psikoloji literatürü artık açıkça şunu söylüyor: Sürekli uyarılma, sürekli performans beklentisi ve sürekli karşılaştırma, zihinsel tükenmişliği artırıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tükenmişliği mesleki bir fenomen olarak tanımlaması tesadüf değil.
Sorun üretkenlik değil; kimlik.
Araç ile Kimlik Arasındaki Fark
Sloane’daki yürüyüş sırasında Stella şu metaforu kullandı:
“Beden bir araçtır; bilinç yön verendir.”
Bu metafor yalnızca Doğu düşüncesine ait değil. Batı felsefesinde de, özellikle Stoacılıkta, insanın akıl ve bilinç boyutu bedensel varoluşun ötesinde konumlandırılır.
Araç gereklidir. Bakımı yapılmalıdır. Sağlık ihmal edilmemelidir. Fakat araç kimlik değildir.
Beden yaşlanır.
Roller değişir.
Piyasa döner.
İktidar el değiştirir.
Eğer kimlik yalnızca bu değişkenlere bağlanmışsa, insan sürekli istikrarsızlık yaşar.
Modern nörobilim “meta-biliş” kavramıyla benzer bir noktaya işaret eder: İnsan düşüncelerini gözlemleyebiliyorsa, düşüncelerinin tamamı değildir. Öfkeyi fark edebiliyorsa, öfke ile özdeş değildir.
Bu mesafe özgürlüktür.
Gerçek Miras
Sohbet bir noktada şu soruya dönüştü:
“Gerçekten ne kalıyor?”
Mal, mülk, hisse, unvan, etki alanı… Bunların tamamı zamana bağlıdır.
Kalıcı olan karakterdir.
Düşüncelerimizin niteliği,
Sözlerimizin sorumluluğu,
Zamanı nasıl kullandığımız,
Kaynaklarımızı hangi amaçla yönettiğimiz.
İslam ahlakında niyetin merkezi rolü, Kant’ın ahlak felsefesindeki görev bilinci, Konfüçyüs’ün karakter inşasına yaptığı vurgu — hepsi aynı yere işaret eder: İç mimari, dış mimariden daha belirleyicidir.
Asıl Kriz: Ontolojik
Çağımızı ekonomik dalgalanma, jeopolitik kırılma veya teknolojik hız üzerinden tanımlamak mümkün.
Fakat belki daha derin kriz ontolojiktir.
Araç ile kimlik karıştırılmıştır.
Kimlik bedenle, pozisyonla, ideolojiyle sınırlandığında ego merkez olur. Ego merkez olduğunda çatışma yapısal hale gelir — şirketlerde, devletlerde, ailelerde, uluslararası ilişkilerde.
Bu, dünyadan el etek çekme çağrısı değildir.
Tam tersine, dünyaya daha bilinçli katılma çağrısıdır.
Güç kullanırken kimliğini kaybetmemek.
Başarırken kendini mutlaklaştırmamak.
Liderlik ederken insanlığını unutmamak.
Kişisel Bir Disiplin
O akşamdan bana kalan bir doktrin değil, bir disiplin oldu. Zaman zaman durup sormak:
Unvanım olmadan kimim?
Servetim olmadan kimim?
Alkış olmadan kimim?
En büyük hata belki de ahlaki bir suç değil; kimliğimizi daraltmaktır.
Dış başarı ile iç denge arasında bir hiyerarşi kuramazsak, kazandığımız her şey bizi daha güvensiz kılabilir.
Gerçek güç başkalarını kontrol etmek değildir.
Gerçek güç, kendini yönetebilmektir.
Ve belki de en büyük risk, egonun yüksek olması değil; onu kendimiz sanmamızdır.
