Paris’te diplomat, ardından uluslararası yönetici olarak yaşadığım yıllarda (1991-2005) Fransa’nın siyaset sahnesinde iki dev isim vardı: François Mitterrand ve Jacques Chirac.

Biri solun entelektüel, mesafeli, gizemli yüzü; diğeri sağın halkla temas kuran, sıcak, ayağı toprağa basan lideri…

Aynı dönemin çocuklarıydılar, aynı Cumhuriyet’in iki farklı ruhunu temsil ediyorlardı ve kader, onları hem ezeli rakip hem de tarihin yan yana yazdığı iki büyük devlet adamı yaptı.

İkisiyle de resmî toplantılarda el sıkıştım, protokol koridorlarında ayaküstü birkaç cümle ettim.

Ama onları belki de en iyi tanıyan Türk, uzun yıllar Hürriyet’in Paris temsilciliğini yapan Muammer Elveren’dir. Keşke bugün Büyükada’daki evinde arşivlerini açsa da, Mitterrand’ın o mesafeli bakışlarının, Chirac’ın tok el sıkışının, birlikte yapılan uçak yolculuklarının ardındaki insan hikâyelerini yazsa… Yakın siyasi tarih için eşsiz bir tanıklık olurdu.

Taşla Konuşan Cumhurbaşkanı: Mitterrand

Fransa’da sağ ile sol gerçekten kavga eder. Sembolik değil, gerçek bir mücadeledir bu. Fikirler çarpışır, meydanlar dolar, polemikler sertleşir.
Ama bütün bu sertliğin üzerinde yazılı olmayan bir kural vardır: Devlet ciddiyeti. Kurumlara saygı, tarihe karşı sorumluluk, rakibe asgari nezaket…

Mitterrand bu geleneğin entelektüel yüzüydü. Edebiyatla iç içe, sembolleri seven, biraz ketum, biraz mesafeli… Bana her zaman biraz soğuk gelmiştir. Ama iktidara gelir gelmez yaptığı bir hamle, onun sadece kelimelerle değil, taşla ve zamanla da konuştuğunu gösterdi.

Paris’in çehresini değiştiren “Grands Travaux” projeleri… Louvre’un ortasındaki cam piramit, La Défense’te yükselen dev kemer, Bastille Operası, Milli Kütüphane… Bunlar estetik jestler değil, iktidarın zamana kazınmasıydı. Mitterrand mekânı, devletin hafızası olarak görüyordu.
“Fransa’nın tarih boyunca var olmuş tellürik güçleriyle temas hâlindeyim” derken, romantik bir şair gibi değil, bir tarih mühendisi gibi konuşuyordu. Bugünü değil, yüzyılları düşünüyordu.

Ama o aynı zamanda çelişkilerin adamıydı: Yaşar Kemal’le dostluğu, eşi Danielle Mitterrand’ın insan hakları aktivizmi ve Paris’te Kürt Enstitüsü başkanı Silvanli Kendal Nezan ile aşk hayatı, ölümünden sonra ortaya çıkan gayrimeşru kızı ve gizli hayatı… Hepsi onun tek boyutlu bir lider olmadığını gösteriyordu.
Belki de bu yüzden hâlâ tartışılıyor.

İnsanla Konuşan Cumhurbaşkanı: Chirac

Chirac ise bende bambaşka bir iz bıraktı. Daha sıcak, daha ulaşılabilir, daha insanî… Cumhurbaşkanlığından önce Paris Belediye Başkanı olması, onu şehrin ruhuna ve insanına yaklaştırmıştı. Protokol soğukluğunun arkasında gerçek bir temas kurma yeteneği vardı: Tok bir el sıkışı, doğrudan bir bakış, dinleyen bir tavır…

Türkiye’ye yaklaşımı bunun en somut göstergesidir. Avrupa Birliği tam üyelik sürecinin kapısını açan lider olarak Ankara’da hâlâ saygıyla anılır. Tansu Çiller’le kurduğu yakın ilişki, Türkiye’ye, özellikle de Galatasaray Lisesi ve Üniversitesine duyduğu tarihsel ve kültürel ilgi, onu Türk kamuoyunda Mitterrand’dan daha sevimli kılmıştır.

Chirac siyaseti sadece güç dengeleriyle değil, insan ilişkileriyle de okuyan bir devlet adamıydı. Saraydan sokağa inebilen, köylünün sofrasında da Élysée’nin salonunda da aynı rahatlıkla oturabilen bir Cumhuriyet figürüydü.
Fransız aristokrasisinin zarafetini, halk adamının sıcaklığıyla birleştirebilen nadir liderlerdendi.

Rakiplikten Devlet Adamlığına: Tarihe Yakışan Veda

Bu iki lider yıllarca aynı koltuk etrafında döndü. Birbirlerini yendiler, kaybettiler, yeniden geldiler. Rekabetleri sertti ama hiçbir zaman kinle, intikamla, düşmanlıkla kirlenmedi.

Bunun en çarpıcı sembolü, 8 Ocak 1996’daki veda oldu. François Mitterrand vefat ettiğinde Élysée Sarayı’nda cumhurbaşkanı Jacques Chirac vardı. Ve tarihe geçen veda konuşmasını, sosyalist dostları değil; sağcı ezeli rakibi yaptı.

Bizzat hayranlıkla dinlediğim o konuşmada ideoloji yoktu, polemik yoktu, rövanş yoktu. Sadece bir devlet adamının, başka bir büyük devlet adamına duyduğu saygı vardı. Bir dönemi birlikte taşımış iki rakibin sessiz selamlaşması gibiydi.

Bugün böyle vedaları hayal etmek bile zor. Rakipler kolayca düşmanlaştırılıyor, ölümün ardından bile polemik yapılıyor. Oysa Mitterrand ve Chirac şunu hatırlatıyor: Siyaset sert olabilir ama onursuz olmak zorunda değildir.

Ben kişisel olarak kendimi Chirac’a daha yakın hissettim. Nice’te eski kentten denize açılan dar bir yol üzerinde heykeli var; önünden her geçtiğimde içimden selam veririm. Mitterrand bana hep biraz mesafeli gelmiş olabilir.
Ama adil olmak gerekirse, ikisi de büyük liderdi.

Biri şehirlerin hafızasına kazındı.
Diğeri insanların kalbine dokundu.

Ve ikisi de ardında kolay doldurulamayacak bir boşluk bıraktı.
Galiba artık böyle liderler pek kalmadı.
Hayatta olsalardı, muhtemelen Trump ve Putin karşısında küresel krizleri (Macron’a kıyasla) çok daha soğukkanlı, çok daha derinlikli bir devlet aklıyla yönetirlerdi.
Avrupa Birliği de, Fransa–Almanya eksenindeki liderlik boşluğunu bu kadar derinden hissetmezdi.