Uluslararası siyaset ahlâkla değil, güçle çalışır.
Bu bir tercih değil, bir gerçekliktir. Yaşadığımız gelişmeler bize bunu gösteriyor.
Londra’da öğrenciyken bir pizzacıda çalışıyordum. Dükkânın sahibi Süryani kökenliydi; Ortadoğu’dan Avrupa’ya savrulmuş, kimlik meselelerinin nasıl dönem dönem geri döndüğünü yaşayarak öğrenmiş biriydi. Türkiye’ye mesafeliydi ama söyledikleri ideolojik değil, tecrübeye dayalıydı.
Bir akşam, dükkân kapandıktan sonra biralarımızı yudumlarken sakin ama net bir cümle kurdu:
“Siz güçlü olduğunuzda Kürt, Ermeni, Süryani, Yunan meseleleri susar. Çünkü irade koyarsınız. Ama zayıfladığınız anda hepsi geri gelir. Hem de daha örgütlü ve daha pahalı.”
Bu bir tehdit değildi.
Bir hakaret de değildi.
Bu, güç–zayıflık dengesinin dünyada nasıl işlediğine dair çıplak bir tespitti.
Yıllar sonra bu sözün tarihsel karşılığını Lozan’da gördüm.
Lozan’dan Bugüne Değişmeyen Mantık
Lozan Barış Konferansı sırasında Britanya heyetinin başındaki isim olan Lord Curzon, Türk heyetinin lideri İsmet İnönü’ye şu mealde bir cümle kurar:
“Bugün kabul etmediğiniz her tavizi cebime koyuyorum. Ülkeniz yarın paraya, yatırıma, krediye muhtaç olduğunda onları tek tek çıkaracağım.”
Bu ifade tutanaklarda birebir yer almaz.
Ama Lozan’ı anlatan tarihçilerin ortak hafızasında vardır.
Çünkü bu söz bir diplomatik rest değil, emperyal aklın itirafıdır.
Mesele o gün sınırlar değildi.
Mesele zaman, bağımlılık ve dayanıklılıktı.
Zayıflık Sinyali Verildiğinde Ne Olur?
Bugün yaşananların hiçbiri tesadüf değil.
Türkiye ne zaman ekonomik, siyasi ya da kurumsal olarak zayıflık sinyali verse, aynı dosyalar eşzamanlı olarak açılıyor. Bu bir komplo teorisi değil; uluslararası sistemin refleksi.
•ABD eski başlıkları yeniden gündeme getiriyor
•Rusya baskı alanını genişletiyor
•Yunanistan ve Rum tezleri sertleşiyor
•Körfez sermayesi daha yüksek risk primi istiyor
•AB taleplerini çoğaltıyor
Aynı anda ne oluyor?
Ermeni iddiaları yeniden dolaşıma giriyor.
Yunan ve Rum tezleri daha agresif paketleniyor.
“Demokrasi”, “hukuk devleti”, “insan hakları” söylemleri teknik çerçeveden çıkıp pazarlık aracına dönüşüyor.
Bu başlıkların hiçbiri tek başına gayrimeşru değildir.
Ama zamanlamaları asla masum değildir.
Dünya Değerlerle Değil Güçle Döner
Büyük güçler dostlukla değil, fayda–maliyet hesabıyla hareket eder.
Sermaye duyguyla değil, riskle konuşur.
AB değer savunur ama önce kendi çıkarını korur.
Washington ilkeleri hatırlar ama doğru anı bekler.
Moskova boşluk gördüğünde alan genişletir.
Hepsi aynı şeyi yapar:
Zayıf anı kollar.
Bu yüzden mesele “Türkiye’yi sevmiyorlar” değildir.
Asıl mesele, Türkiye ne kadar güçlü, hazırlıklı ve dayanıklıdır sorusudur.
Çözmediğiniz Sorun Bir Gün Önünüze Konur
İçeride çözülmeyen her mesele, dışarıda başkalarının elinde baskı aracına dönüşür.
Kimlik tartışmaları, kurumsal aşınma, hukuk–ekonomi dengesizlikleri, toplumsal kutuplaşma… Hepsi bir gün “dosya” olarak açılır.
Sorunları inkâr etmek çözüm değildir.
Ertelemek hiç değildir.
Asıl akıl, güçlüyken, zaman sizin lehinize işlerken, seçenekleriniz varken meseleleri masaya koyabilmektir.
Çünkü tarih defalarca gösterdi:
Güçlü olduğunuzda çözmediğiniz her sorun, zayıfladığınızda size dayatılır.
O gün geldiğinde artık mesele çözmek değil, hasar azaltmak olur.
