“Hayat sana güzel” ifadesi bugün çoğu zaman basit bir iltifattan ziyade, sessiz bir sitem, hatta örtük bir itham taşıyor. Bir yanda hayat pahalılığıyla boğuşan, alım gücü eriyen, geleceğe dair belirsizlik hisseden geniş kesimler var. Diğer yanda ise seyahat eden, üreten, kazanan, daha küresel bir hayat süren ve bunu görünür kılan insanlar. Ekonomik mesafe açıldıkça, bu fark duygusal bir uzaklığa da dönüşüyor.
Bu söz, yalnızca karşıdakinin rahatına dair bir tespit değil; söyleyenin kendi hayatında hissettiği sıkışmanın da bir yansıması. Belirsizlik dönemlerinde kıyas duygusu keskinleşiyor, refah daha çarpıcı hâle geliyor.
Başarı Sergileniyor mu, Hak Ediliyor mu?
Bu ifadenin altında genellikle iki varsayım yatıyor. İlki, başarı ve konforun artık fazlasıyla sergilendiği düşüncesi. Sosyal medya çağında kazanımlar gizli kalmıyor; iyi restoranlar, uzak şehirler, mesleki başarılar sürekli vitrine çıkıyor. İkinci varsayım ise daha derin: Bu konfora nasıl ulaşıldı? Şansla mı, ayrıcalıkla mı, doğru bağlantılarla mı, yoksa uzun soluklu bir emeğin sonucu mu?
Eşitsizliklerin arttığı, orta sınıfın sıkıştığı bir dönemde bu sorular doğal. Kendi çabasıyla ilerleyemediğini hisseden kişi, başkasının yükselişini ister istemez mercek altına alıyor.
İki Farklı Hikâye, Tek Sepet
Burada ince ama tehlikeli bir karışma yaşanıyor. Eğitimle, disiplinle ve risk alarak inşa edilen başarı; kayırmacılıkla, sistem açıklarıyla ve haksız avantajlarla elde edilen konforla aynı sepete konuyor.
Oysa gerçek daha karmaşık. Her toplumda torpille, rantla, kurumsal ayrıcalıkla yükselenler vardır ve bunlar adalet duygusunu en çok zedeleyen kesimi oluşturur. Ama aynı zamanda yıllarını eğitime veren, girişimcilik ya da mesleki risk alan, defalarca düşüp yeniden kalkan, küresel rekabetin sert koşullarında ayakta kalmaya çalışan geniş bir kitle de vardır. Onların yolculuğu ne kısa ne de garantilidir; çoğu zaman görünmeyen bedellerle doludur.
Şans, Zamanlama ve Yetkinlik
Bugün Türkiye’de de dünyada da milyonlarca insan çok çalıştığı hâlde yerinde sayıyor, hatta geriye düşüyor. Buna karşılık daha küçük bir grup, doğru zaman, doğru sektör ve doğru yetkinlik kesişiminde ilerleme imkânı buluyor. Bu farkı yalnızca “şans” ile açıklamak eksik; her şeyi “hak edilmemiş” diyerek mahkûm etmek de adil değil.
Şans vardır, ama çoğu zaman hazırlıklı olana gelir. Fırsat vardır, ama onu değerlendirecek donanım yoksa kapıdan içeri girmez. Zamanlama, bilgi birikimi ve cesaret bir araya geldiğinde yollar açılır; gelmediğinde aynı emek çok daha sınırlı sonuç üretir.
Asıl Sorun: Toplumsal Hareketlilik
Dolayısıyla mesele bireysel zenginlikten çok, sistemin fırsat üretme ve bu fırsatları adil biçimde dağıtma kapasitesidir. Üretkenliğin düşük, yenilikçiliğin sınırlı, küresel rekabet gücünün zayıf; liyakatin yerini sadakatin aldığı bir düzende, yukarı doğru hareket istisna hâline gelir. Böyle bir ortamda tek tek başarı hikâyeleri umut vermek yerine, gizli bir huzursuzluğun odağına dönüşür.
“Hayat sana güzel” sözü de bu noktada bireysel refahtan çok, toplumsal adalet algısındaki aşınmayı yansıtır. İnsanlar başkasının iyi yaşamasına değil; kendi emeğinin karşılığını alamadığına, çocuklarının geleceğini güvenle kuramadığına, oyunun kurallarının şeffaf ve adil olmadığı duygusuna tepki verir.
Bireysel Konfordan Kolektif Adalete
Bu nedenle tartışmanın merkezinde kimin ne kadar iyi yaşadığı değil, bu iyi hayatın ne kadar meşru, ne kadar erişilebilir ve ne kadar çoğaltılabilir olduğu yer alır. Adil rekabet, fırsat eşitliği, öngörülebilir hukuk, güçlü kurumlar ve nitelikli eğitim, ahlaki tercihlerden ziyade toplumsal huzurun altyapısıdır.
Bu temeller zayıf olduğunda, başaranlar bile rahat edemez; konumları şüpheyle izlenir. Başaramayanlar ise içe kapanır, dil sertleşir, kırgınlık yayılır.
Sitemden Takdire
Son tahlilde sorun, bazı insanların iyi yaşaması değil; bu iyi yaşamın emekle, liyakatle ve topluma değer katarak elde edilebildiğine dair ortak inancın korunup korunamadığıdır. Böyle bir refah kıskançlık değil, ilham üretir.
O zaman “hayat sana güzel” sözü örtük bir sitem olmaktan çıkar, samimi bir takdire dönüşür. Stratejik hedef ise, bu cümleyi dar bir azınlığa değil, giderek genişleyen bir topluluğa yöneltebilecek bir ekonomik ve kurumsal zemini inşa edebilmektir.
