İran’a yönelik askerî müdahale ihtimali bugün yeniden sahnede. Türkiye’de perde gerisinde sürdüğü bilinen ABD–İran görüşmeleri var. Fakat tartışma hâlâ dar bir çerçevede dönüyor: “Nükleer program durdurulmalı.”

Oysa masadaki dosya bunun çok ötesine geçmiş durumda. Washington ve Tel Aviv artık yalnız uranyum zenginleştirme oranlarını değil; İran’ın balistik füze kapasitesini, insansız hava sistemlerini ve bölgesel caydırıcılık mimarisini hedef alıyor. Bu, teknik bir denetim sorununu aşan, İran’ın güvenlik mimarisine yönelen kapsamlı bir güç sınamasıdır.

Bu nedenle askerî seçenek ilk bakışta “çözüm” gibi görünse de, gerçekte yeni ve daha karmaşık sorunlar üreten bir mekanizma olarak duruyor.

Askerî Güç Dengesi Var, Ama Savaş Denkliği Yok

Rakamlar ilk bakışta rahatlatıcı bir tablo çiziyor: ABD yıllık savunma harcamasını yaklaşık 890 milyar dolara çıkardı, bölgeye devasa bir askeri varlık yığıyor. İran ise bu ölçekle hava üstünlüğü, uydu/istihbarat kapasitesi veya küresel konuşlanma açısından rekabet edemez.

Ancak bu tablo bize savaşın nasıl süreceğini anlatmıyor. İran’ın stratejisi baştan beri eşitlenmeye değil, bedel üretmeye dayanıyor. Caydırıcılığını pahalı platformlardan çok mobil balistik füzeler, uzun menzilli İHA’lar ve dağıtılabilir sistemler üzerinden kuruyor. Bu mimari, “ilk darbe ile her şey biter” varsayımını geçersiz kılıyor.

Bugün İran’ın caydırıcılığı, vurulmaktan çok vurulduktan sonra da etkili şekilde karşılık verebilme kapasitesine dayanıyor. Bu, bir çatışmanın maliyetini baştan artırıyor.

Washington’un Hesabı, Tahran’ın Kırmızı Çizgisi

ABD açısından nükleer programın geriye sarılması tek başına yeterli bir güvenlik çözümü oluşturmuyor. Washington, İran’ın balistik füze mimarisini de masaya çekmek istiyor; çünkü asıl caydırıcılığın burada yoğunlaştığını biliyor.

İran için bu dosya pazarlık konusu değil. Balistik füzeler, rejimin hayatta kalma sigortası olarak görülüyor. Konvansiyonel zayıflığın telafisi, ABD üsleri ve İsrail karşısında “dokunulmazlık” hissi yaratmanın yegâne yolu bu kapasite. Bu yüzden Tahran, nükleer alanda sınırlama konuşurken bile füze kapasitesinde geri adım atmıyor.

Bu noktada diplomasi giderek sıkışıyor. Askerî baskı kısa vadede sonuç yaratabilir; fakat kalıcı çözümü hızlandırmıyor, riskleri büyütüyor.

İsrail Daha Güvenli mi, Sürekli Alarm mı?

İsrail, İran’ın nükleer eşiğe yaklaşmasını varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. Bu algı güçlü ve iç politikada geniş destek buluyor. Ancak askerî müdahalenin İsrail’i otomatik olarak daha güvenli kıldığına dair net bir kanıt yok. İran’ın asimetrik kapasitesi, çatışmanın coğrafyasını genişletiyor.

Körfez’deki ABD unsurları, Irak ve Suriye hattı, deniz ticaret yolları ve İsrail şehirleri aynı anda baskı altında kalabilir.

Kısa süreli bir askerî operasyon, uzun süreli bir yüksek alarm düzeni yaratıyor. Bu, güvenliğin artması değil; sürekli ve pahalı risk yönetimi anlamına geliyor.

Enerji Dosyası: Bir Saatlik Şok Bile Yeter

İran konusu enerji ile birleştiğinde mesele bölgesel olmaktan çıkıyor. Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık günlük 18–20 milyon varil geçişine ev sahipliği yapıyor ve bu rakam küresel petrol tüketiminin yaklaşık %20’sine denk geliyor; aynı koridor küresel LNG ticaretinin de beşte birini taşıyor.

Bu dar kanal, Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi büyük ekonomilerin enerji arzının kalbinde yer alıyor. Hürmüz’de en ufak bir kesinti ya da risk algısının yükselmesi, sigorta primlerini ve navlun maliyetlerini dramatik şekilde artırıyor.

Enerji piyasalarında risk primi artışı bile kısa vadede fiyatlarda sert yükselişlere yol açıyor. Örneğin İsrail–İran gerilimi sırasında Brent petrol fiyatı kısa sürede belirgin şekilde yükseldi.

Bir tam kapanma senaryosu olmasa bile, analistler boğazla ilgili risklerin Brent petrolünü 120 dolar seviyelerine kadar taşıyabileceğini öngörüyor. Bu tür bir fiyat artışı küresel enflasyon ve ticaret dengeleri üzerinde sarsıcı etkiler yaratır.

Türkiye’nin Pozisyonu: İdeolojik Değil, Jeopolitik

Türkiye’nin İran’a yönelik askerî müdahaleye mesafesi ideolojik değil, reelpolitik temellidir. Geniş ölçekli bir çatışma üç somut risk üretir:

• Bölgesel istikrarsızlık ve sınırların hemen ötesinde kontrol edilemeyen güvenlik boşluğu.

• İran içindeki etnik fay hatlarının tetiklenmesi ve bunun sınır ötesi etkileri.

• Göç baskısının artması ve ekonomik şokların Türkiye’ye yansıması.

Türkiye–İran ilişkisi romantik değil; komşuluk, ticaret, enerji ve güvenlik zorunluluğu üzerine kurulu. Bu nedenle Ankara, askerî çözümden çok kontrollü temas, kriz yönetimi ve diplomasi çizgisinde duruyor.

Tetiği Çekmek Ne Kazandırıyor, Ne Kaybettiriyor?

Askerî müdahale ilk günlerde güçlü bir mesaj verebilir. Ancak İran’ın dağınık ve mobil caydırıcılığı tamamen ortadan kaldırılamıyor. Körfez’deki üsler, enerji altyapısı, deniz ticareti ve bölgesel ekonomi uzun süre yüksek risk altında kalıyor.

Enerji fiyatları yükseliyor, küresel ekonomi sarsılıyor. ABD’nin “Asya’ya odaklanma” stratejisi yeniden Orta Doğu’ya çekiliyor. İran’ın iç siyasetinde ise dış baskı reformu değil, sertlik konsolide oluyor.

Gerçek Kazanç Nerede?

İran’a askerî müdahale kısa vadede bir güç gösterisi yaratabilir. Ama uzun vadede kaybettirdikleri daha fazladır: istikrar, öngörülebilirlik, enerji güvenliği ve diplomatik manevra alanı.

Gerçek kazanç, savaşı başlatmakta değil; savaşı gereksiz kılacak dengeyi kurmakta yatıyor. İran değişecekse, bu dönüşümün zemini bombalarla değil, temas ve diplomasiyle oluşuyor.

Bugünün dünyasında kazananlar, tetiği çekenler değil; masayı kurabilenlerdir.