“Nereden çıktı şimdi bu Küba yazısı?” diye sorabilirsiniz.
Ama zamanlama tesadüf değil.
Önce Venezuela, ardından Meksika, Küba’ya sağladıkları düşük fiyatlı petrol sevkiyatını kesti. Rusya ve Çin ise Havana rejiminin arkasında eskisi kadar net durmuyor; destek tamamen çekilmiş değil ama artık sınırlı, koşullu ve temkinli. Küba, uzun süredir alıştığı dış destek çemberinin daraldığını açık biçimde hissediyor.
Bu tablo, Washington açısından da yarım asırlık bir dosyanın yeniden açılmasına yol açıyor.
Küba meselesi, Amerika Birleşik Devletleri için askerî ya da ekonomik kapasite eksikliğiyle açıklanamaz. Asıl mesele, tamamlanmamış bir zaferle yaşamak zorunda kalmanın yarattığı stratejik rahatsızlık.
1961’de Domuzlar Körfezi çıkarmasında yaşanan başarısızlık ve hemen ardından gelen 1962 Küba Füze Krizi, ABD’nin Soğuk Savaş boyunca nadiren tattığı bir duyguyu bıraktı: Kontrol edememe hissi.
Bu nedenle Küba, Amerikan stratejik hafızasında İran ya da Venezuela’dan farklı bir yere oturur.
İran’da rejim değişmedi ama çevrelendi.
Venezuela’da sistem çöktü ama izole edildi.
Küba’da ise ne rejim devrildi ne de ada tamamen kontrol altına alındı.
Bu durum, ABD açısından bir “güç sınırı”nın fiilen kabulü anlamına geliyor. Washington Küba’yı ne kadar sert zorladıkça, kendi elindeki araçların da o kadar sınırlı olduğunu hatırlıyor.
Soğuk Savaş’tan Kalan Ders
Küba hiçbir zaman yalnızca Küba olmadı.
1960’lardan itibaren bu ada, emperyalizm–direniş, merkez–çevre, büyük güç–küçük devlet geriliminin küresel simgesi hâline geldi.
Fidel Castro’nun karizması, Che Guevara’nın küresel ikonlaşması ve Küba’nın Afrika’dan Latin Amerika’ya uzanan ideolojik etkisi, adayı askerî kapasitesinin çok ötesinde bir sembole dönüştürdü. Bu nedenle Washington’un Küba’ya atacağı her adım, sadece Havana’da değil; Meksika’dan Arjantin’e, hatta Afrika’da bile yankı buldu.
Bugün bile Küba’ya sert bir müdahale, ABD’nin Latin Amerika’daki meşruiyetini on yıllar geriye götürebilecek bir risk taşımaya devam ediyor.
Domuzlar Körfezi ve Travmanın Başlangıcı
Domuzlar Körfezi çıkarması, ABD’nin Küba dosyasındaki ilk büyük kırılmaydı. Washington’un desteklediği sürgün güçlerin başarısızlığı, yalnızca askerî bir hezimet değil; stratejik özgüven kaybıydı.
Bu başarısızlık, Havana rejimine içeride meşruiyet kazandırırken, Küba’yı Sovyetler Birliği’yle tam hizalanmaya itti. O andan itibaren Küba, ABD’nin burnunun dibinde sembolik bir meydan okuma hâline geldi.
Washington’un Küba’ya bakışı, rasyonel çıkar hesabından çok itibar ve caydırıcılık psikolojisiyle şekillenmeye başladı.
Küba Füze Krizi ve Türkiye
1962 Küba Füze Krizi çoğu zaman Washington ile Moskova arasında geçen bir nükleer bilek güreşi olarak anlatılır. Oysa krizin perde arkasındaki en kritik unsurlardan biri Türkiye’dir.
Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füze yerleştirmesinin temel gerekçelerinden biri, ABD’nin Türkiye’de konuşlandırdığı Jüpiter füzeleriydi. Ankara bu füzelerin sahibi değil, NATO stratejisinin parçası olarak ev sahibiydi.
Kriz çözüldüğünde kamuoyuna anlatılan hikâye basitti:
Sovyetler Küba’daki füzeleri söktü, dünya nükleer savaşın eşiğinden döndü.
Ancak perde arkasında Washington, Türkiye’deki Jüpiter füzelerini Ankara’ya danışmadan, hatta haber bile vermeden sökmeyi kabul etmişti. Karar, Ankara’nın değil; Washington ile Moskova’nın uzlaşmasının sonucuydu.
Bu, Türkiye açısından son derece öğretici bir andı.
Bir NATO müttefiki, küresel güvenlik mimarisinin parçası; ama kendi topraklarındaki stratejik silahlar hakkında masada yoktu.
Küba bu pazarlığın sembolik kazananı oldu; rejimi ayakta kaldı.
Türkiye ise görünmeyen bedeli ödedi: stratejik egemenliğin sınırlarıyla yüzleşti.
Bu tarihî anekdot, Küba ile Türkiye arasında salt ticaretin ötesinde, büyük güçler arasındaki pazarlıklarda nasıl araçsallaştırılabildiklerini gösteren ortak bir kader bağı olduğunu ortaya koyar.
Castro Sonrası Dönem: Rejim Ayakta, Hikâye Yok
Fidel Castro hayattayken sıkça söylenen bir cümle vardı:
“Castro ölmeden Küba’ya gitmeli.”
Çünkü o dönem Küba’yı görmek, yaşayan bir ideolojiyi görmekti. Castro’nun ölümüyle birlikte rejim ayakta kaldı; ancak hikâyesini kaybetti. Bugün Havana sokaklarında hissedilen şey devrim coşkusu değil, derin bir yorgunluk.
Yeni kuşaklar için:
Devrim bir gurur anlatısı değil.
Ambargo bir meydan okuma değil.
ABD ideolojik bir düşman değil.
Sadece daha iyi bir hayat ihtimali var. Ve bu, ideolojiyle yönetilemeyen bir talep.
Önümüzdeki On Yıl: Küba’yı Ne Bekliyor?
Küba bir gün ABD’nin Porto Riko benzeri bir eyaleti olur mu?
Kısa cevap: Hayır.
Ama ABD’ye fiilen eklemlenmiş bir ekonomik alan hâline gelmesi ihtimal dışı değil.
Bana sorarsanız önümüzdeki on yıl üç eğilimle şekillenebilir:
1.Sessiz ekonomik açılma
Resmî ideoloji korunurken fiilî piyasa mekanizmaları genişleyecek. Dolarlaşma artacak, küçük özel işletmeler yaygınlaşacak, devlet geri çekilecek.
2.Toplumsal kopuşun derinleşmesi
Gençler ülkeyi terk etmeye devam edecek. Bu, muhalefet üretmeyen ama sistemi içten içe boşaltan bir süreç.
3.Jeopolitik denge oyunu
Küba ABD–Çin–Rusya arasında manevra yapmaya çalışacak. Ancak pazarlık gücü sınırlı olacak; her dış destek yeni bir bağımlılık riski taşıyacak.
Bu tablo ani bir patlamaya değil, yavaş ama geri dönüşü zor bir yön değişimine işaret ediyor.
Küba’nın Geleceği Nerede Yazılacak?
Küba’nın geleceği Washington’da yazılmayacak.
Moskova’da da çizilmeyecek.
Pekin’de finanse edilse bile orada şekillenmeyecek.
Asıl belirleyici olan, Küba toplumunun ne kadar daha bekleyebileceği.
Tarih şunu gösteriyor:
Rejimler baskıyla ayakta kalabilir.
Ama umut olmadan yaşayamaz.
Küba bugün tam olarak bu eşiğin üzerinde.
Ne devrim anında, ne de statükoyu sürdürebilecek güce sahip.
Ve belki de bu yüzden, hâlâ herkes için bu kadar rahatsız edici.
