“Resmî hizmete mahsustur” bir zamanlar siyah makam arabalarının kapısında yazan bir ibareydi.
Ama aslında bir levhadan ibaret değildi; bir zihniyetin, bir ahlâk rejiminin özetiydi. Devletin imkânı, şahsın konforu için değil, millet adına yürütülen görev için kullanılır demenin sade ama güçlü ifadesiydi.

Bugün mesele artık yalnızca o yazının sessiz sedasız sökülmüş olması değil. Bugün o zihniyetin, yani “emanet bilincinin”, kurumsal hayattan çekilmiş olması.

Dünyada Ölçü, Bizde Konfor Yarışı

Almanya’da bakanlar ve üst düzey bürokratlar çoğu zaman kendi arabalarını kullanır, devlet araçları ise sıkı kurallarla, kilometre ve görev tanımıyla sınırlıdır.

Makamdan ayrılan bir siyasetçi, arabasını da, korumasını da, ofisini de aynı gün teslim eder; bir dakika fazlası dahi kamuoyunda skandal sayılır.

İngiltere’de kamu binaları lüks değil, işlevseldir. Whitehall’daki bakanlık odaları onlarca yıldır aynı mobilyalarla hizmet verir. Her gelenin “kendi zevkine göre” yenileme yapması düşünülemez. Harcamalar Parlamento komisyonları tarafından kuruşuna kadar denetlenir.

Çin’de ise başka bir disiplin vardır. Devlet araçlarının sayısı, modeli ve kullanım amacı merkezi talimatlarla belirlenir. Aşırı lüks, sadece israf değil, siyasi risk olarak da görülür. Son yıllarda yürütülen yolsuzlukla mücadele kampanyalarında, gösterişli makam odaları, pahalı arabalar ve abartılı ağırlama masaları özellikle hedef alınmıştır.

ABD’de kamu harcamaları, vergi mükellefinin hassasiyeti nedeniyle sürekli mercek altındadır. Resmî konutların, uçakların, araçların, temsil giderlerinin sınırları yasalarla çizilmiştir. Bir senatörün veya bakanın kamu imkânlarını kişisel konfora dönüştürdüğü izlenimi bile siyasi kariyeti bitirmeye yeter.

Bu ülkelerde ortak bir ilke vardır: Kamu gücü, gösteriş değil, ölçü üretir.

Lüks Araçlar, Kiralık Saraylar

Bizde ise tablo tersine dönmüş durumda. Belediyeler, bakanlıklar, kamu kurumları kendi araçlarını almak yerine en son model, en pahalı otomobilleri yüksek bedellerle kiralıyor. Kendi binaları varken, tanıdık müteahhitlerin yaptığı plazalar astronomik kiralarla tutuluyor. Kamu hizmeti, mütevazı devlet yapılarında değil; cam cepheli, mermer zeminli, tasarım mobilyalı mekânlarda veriliyor.

Her gelen yönetici, odasını baştan aşağı yeniliyor. Halılar değişiyor, koltuklar değişiyor, perdeler değişiyor. Devlet dairesi, kamu ciddiyetinin değil, kişisel zevkin sahnesi hâline geliyor.

Temsil mi, İsraf mı?

Ağırlama giderleri de aynı zihniyetin uzantısı. Toplantılar, yemekler, organizasyonlar… Rakamlar büyüyor, ölçü kayboluyor. Ülke tasarruf konuşurken, kemer sıkmayı vatandaştan isterken, kamunun vitrini giderek daha pahalı, daha gösterişli bir hâl alıyor.

Hatta artık bakanların giydiği takım elbiseler, kravatlar, gözlükler bile “makamı temsil ediyor” gerekçesiyle kamu bütçesinden karşılanabiliyor. Oysa Almanya’da, İngiltere’de, ABD’de temsil; sadelikle, ölçüyle ve tevazuyla yapılır. İtibar, pahalı markayla değil, davranışla kurulur.

Yeni İlke: Kamu İmkânı, Sadece Görev Kadar

Sorun bir tabela meselesi değil. Sorun, “emanet” bilincinin aşınmasıdır. Bu yüzden çözüm de yalnızca kapılara yeniden “Resmî hizmete mahsustur” yazısını asmak değildir. Asıl ihtiyaç, o cümlenin temsil ettiği ahlâkı bütün sisteme yeniden yerleştirmektir.

Yeni bir ilkeye ihtiyaç var:

Kamu imkânı, sadece görev kadar.

Araçta da böyle, binada da böyle, tefrişatta da, ağırlamada da, temsil giderlerinde de…

Devletin en tepesinden başlayarak herkesin şunu içselleştirmesi gerekiyor:
Bu koltuk geçici.
Bu makam emanet.
Bu imkân milletin.

Bir Tabela Değil, Bir Yönetim Felsefesi

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, gösterişten değil güvenden beslenen, ihtişamdan değil itidaldan güç alan yeni bir devlet zarafetidir. Almanya’daki disiplinin, İngiltere’deki denetimin, ABD’deki şeffaflığın, Çin’deki ölçü ve caydırıcılığın ortaklaştığı bir ahlâk zeminine…

“Resmî hizmete mahsustur” artık sadece kapılarda yazan bir cümle değil, bütçelere, harcama kalemlerine, makam odalarına ve kişisel tercihlere yön veren bir yönetim felsefesi olmalıdır.