Hayat hızla akıp gidiyor. “Durdurun dünyayı, inecek var” deme şansımız yok. Nefes alırken, yürürken, çalışırken, severken, yorulurken, umut ederken geri dönüşü olmayan bir yolculuğun içindeyiz. Zaman akıyor, biz akışın içindeyiz.
Buna rağmen çoğumuz bugünün hayatını pervasızca yarına erteliyoruz:
“Biraz daha kazanınca…”,
“Çocuklar büyüyünce…”,
“Emekli olunca…”,
“Kafa rahatlayınca…”
Oysa zaman kimseyi beklemiyor. Takvim ilerliyor, beden yaş alıyor. Bu doğanın kanunu. Ama bedenle birlikte ruhun da yaşlanması kader değil; bir tercih. Bizim tercihimiz.
Ruh, merak ettiği sürece genç kalıyor. Heyecanlandığı, öğrenmek istediği, yeniye açık olduğu, sevdiği, gezdiği, insanla temasını kaybetmediği sürece canlı kalıyor. Yorgunluk yıllardan değil; ertelenmiş hayallerden, bastırılmış duygulardan, taşınan kırgınlıklardan birikiyor.
Hayatı Avuçlarına Aldığın An
Bir noktada, genellikle on sekizinden sonra, hayatın direksiyonu el değiştiriyor. Artık suçlayacak kimse kalmıyor. Yanlış seçimler yapılıyor, yanlış aşklar yaşanıyor, yanlış işlere giriliyor. Ama tam da burada olgunlaşma başlıyor. İnsan hatasız olduğu için değil; hatasını fark edip tekrarlamadığı zaman büyüyor, güçleniyor, direnci artıyor.
Aşk giriyor hayata, ardından aile, sonra çocuklar… Sorumluluk artıyor, zaman hızlanıyor, bütçe denkleştirme telaşı başlıyor. Sürekli koşuyoruz: güvenlik için, gelecek için, sevdiklerimiz için. Ve bir gün durup kendimize soruyoruz:
“Ben bu hayatı gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece idare mi ediyorum? Nereye kadar bu hız, neyi kovalıyorum?”
Beden Nasıl Arınıyorsa, Ruh da Arınmak İster
Bedenimize her gün toksin giriyor. Yediklerimiz, içtiklerimiz, soluduğumuz hava… Sağlık bozulduğunda arınma ihtiyacı doğuyor. Detoks yapıyoruz, sadeleşiyoruz.
Ruh da aynı şeyi istiyor.
Toksik ilişkiler, yoran dostluklar, zehirleyen iş ortamları, bastırılmış öfke, yıllarca taşınan kırgınlıklar… Bunlar da ruhun zehirleri. Ve çoğu zaman kendimizi şu sözle avutuyoruz: “Şimdi sırası değil…”
Oysa zehir zamanla şifaya dönüşmüyor. Ya temizleniyor ya yayılıyor; içten içe kemiriyor. Bazen bir çevreden çıkmak, bazen bir ilişkiye sınır koymak, bazen kendi iç sesinle yüzleşmek gerekiyor. Her şeyi kesip atmak her zaman mümkün olmayabilir; ama mesafe koymak, etkisini azaltmak, bilinci yükseltmek mümkün. Bu kaçış değil, bilgelik. Bu bencillik değil, hayatta kalma sanatı.
Her Yaşın Kendi Rüyası, Kendi Coğrafyası Var
Hayatı yaşında yaşamak… Asıl sır burada.
On sekiz yaşında bir sırt çantasıyla gezilen şehir başka. Ucuz hosteller, sokak müziği, dar bütçeyle dünyayı fethettiğini sanan bir ruh… Eğlence, keşif, kalabalık, hareket, özgürlük ön planda.
Kırk yaşında başka şeyler çağırıyor: Konfor, derinlik, iyi yemek, iyi sohbet, kültür, mimari, tarih, doğayla temas…
Yetmiş beşinde bakış daha da değişiyor. Yavaş yürüyüşler, bir katedralin sessizliği, bir konser salonunda Mozart ya da Dede Efendi, Ferdi Tayfur’un hüznü, Sezen Aksu’nun sesi, Ege’de ya da Côte d’Azur’da bir sahil kasabasında gün batımına uzun uzun bakmak… Gürültü değil anlam, hız değil derinlik önem kazanıyor.
Aynı şehir, farklı yaşta bambaşka bir yer oluyor.
Aynı yolculuk, başka bir ruhla başka bir hikâye yazıyor.
Bu yüzden hayatı ertelememek kadar, yaşı da ertelememek gerekiyor. Gençliği ileriye, olgunluğu geriye taşıyamıyoruz. Saat geri dönmüyor. Her yaşın kendi sevinci, kendi tadı, kendi keşfi var.
Gençlik Takvimde Değil, İçte Başlar
Gençlik bir sayı değil, bir hal. Merakını koruyan, öğrenmeye devam eden, hâlâ hayran olabilen, hâlâ sevebilen insan genç kalıyor. Takvim yaş alıyor; ruh ise her gün yeniden karar veriyor: ağırlaşmaya mı, hafiflemeye mi?
Yaş almak kaçınılmaz.
Ama ruhu yaşlandırmak bizim tercihimiz.
Hayatı ertelememek de bizim tercihimiz.
Arınmayı, hayalleri, yolculukları, sevgiyi, dönüşümü ertelememek de…
Ve belki en güzeli: Her yaşı, tam da olduğu yaşta; pişmanlık biriktirmeden, hayıflanmadan, gerçekten yaşayabilmek.
