Bir vakitler, çalıştığım reklam ajansındaki yazarlardan birine vefat ilanı metni yazmasını istemişlerdi.
Acildi iş. Adam koridorda bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Aradan birkaç saat geçmişti.
Müşteri temsilcilerinden biri gelip metni istedi. O da hazır değil, düşünüyorum dedi.
Yani, neyi düşünüyorsa artık. İşten çıkarıldı tabii.
Oysa yapacağı şey basitti. Gazetelerdeki ilanlara hızla bakıp şablon çıkaracak ve isimleri sıralayıp, ne zaman, nerede, ne olacağıyla bitirip dileklerini yazacaktı. Şimdi bu, şablonlarla ilgili.
Bu tür şeyler için yaratıcılık gerekmez. Sıfırdan bir konuyu aydınlığa kavuşturmak, haber iletmek… Yorum yapmak içinse başka nitelikler gerekir. O da şablonlardan çıkmaz.
Ben bir haberin, yorumun, yazının arkasındaki emeği, çabayı, hevesi, araştırmayı, olaya ve konuya yaklaşımı, yeni bir bakış açısı kazandırma örneklerini gördükçe motive oluyorum.
‘Düğmeye basıyorum’.
Yabancılar bu konuda daha şanslı. Gündemleri bizdeki kadar ağır değil. Araştırmaya, yazmaya vakitleri var.
Yurt dışından yazan yazarlarımız da öyleler. Üzerlerinde yumurta küfesi yok. Benim neyim eksik.
Bu günlerde 100. Yıl’ını kutlayan, belgeseli yayımlanan The New Yorker’a uzanalım.
Adamlar nelerle uğraşıyorlar şu aralar?
Mesela bir tüp bebek olayı var. Konu, Los Angeles’taki gizemli bir malikanede tutulan bebeklerle ilgili. Varlıklı bir çift, taşıyıcı annelik yoluyla düzinelerce bebek sahibi olmuş. Bir klan mı oluşturma amaçları vardı acaba bunların, yoksa bu da bir koleksiyon mu? Ne olursa olsun tuhaf.
Bu aşırı zenginlerin tatminsizlik hissi, tuhaf hobileri, etik dışı sapkınlıkları psikologlarca incelenmeli.
Tabii sıradan insanlardan vakit kalırsa. Dünyanın konuştuğu, yazdığı, belgelenen Epstein olayının arkasındaki üç milyon sayfalık belgeyi ve olayları, uluslararası hazcı trilyonerleri düşününce, bizdeki ünlülerin bahisleri, uyuşturucu skandalları çok masum kalmıyor mu? Skandalda bile fark yiyoruz.
Adamlarınki Everest, bizimkiler Nemrut Dağı. Bir başka konu şu.
Yapay zekalı Claude’un ne olduğunu anlamaya ve risklerini azaltmaya çalışan, Anthropic (kamu yararına çalışan bir şirket) bile anlayamıyormuş. YZ’yi terapiye almalarından söz ediyorum.
Verileri nasıl işlediğini anlamaya çalışıyorlarmış Claude’un.
İnsandaki karşılığı, zihni çözmek diyelim buna.
YZ’ler bakalım nasıl örgütlenecekler ilerde. Lider YZ’ler ve hizmetkârlar olarak ayrılacaklar mı?
Gariban YZ’ler, başka ülkelere mi göç ettirilecek? Göç derken, Dan Groody adlı bir rahip, hiçbirimizin bu dünyada kalıcı bir ikametgâhı yok diyerek, beynimizi yakacak bir laf salmış ortaya.
Şimdi düşün bakalım, ne demek istedi? Yatacak yeriniz yok demeye getiriyor belki de. Başka bir sorun daha var.
Kar erimediğinde otomobile daha az bağımlı bir kent vizyonunu mu düşünmeliyiz diye tartışıyorlar mesela, New York’ta yaşayan şehir planlamacıları. Gelsinler de tartışma görsünler bize TV’lerde. Uzmanlığa da gerek yok. Kadrolu oturumcu olmak yeterli.
Biz ise kısa aralıklarla deprem tahminleriyle bahis oynuyoruz, Deprem bilimci, sismologsanız gündeme gelmeye çalışıyorsunuz. Emlakçılar da kaç binaya çökersek, rant edebiliriz diye düşünüyorlar bu arada.
Japonya’nın çok gelişmiş bir ülke olduğunu okuyup, niye sağa kaydığından haberiniz olmuyor, bu kargaşada. İlişkinin sunulabilir, paralı bir hizmet haline gelmesini de duymamışsınızdır orada. Bir gencin babası rolünü iki saatliğine para karşılığı yapmak, biriyle yemek yemek için ona para vermek, cenazeye gelecek figüranlara para ödemek de… Japonlar’ın derdi yalnızlık aslında.
Çok şükür, henüz bizler o kadar yalnızlaşmadık diyeceğim de Nuri Bilge Ceylan’ın 2008’de Cannes’da ödül alırken söylediği şu cümle bana geri adım attırıyor.
Tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum ödülümü.
Ülke yalnız, vatandaş ne yapsın… Bir başka üzücü haberim ABD’den yine!
Washington Post’un internet sitesindeki kitap bölümünün kapatılması konuşuluyor. Yine olanlar yazarlara oluyor orda da. Oysa kitap önerilerine yabancıların da çok ihtiyacı var. Her gün binlerce kitap arasından neyi, nasıl seçeceğimizi bize o tanıtım yazıları iletiyor. Bir kitap alıp okuyarak, bir başka ömrü, bir başka fanteziyi, bir başka diyara yolculuğun tadı bir başka oysa değil mi? Simone Signore’nin Fransa’da çok satan kitabı
Özlemin Eski Tadı Yok, aklıma geldi. Tat deyince. Hey gidi! İşte tuzu kuru bir yazı size.
Ne diyorlardı? Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?. Netflix’te filmi bile var.
Boş Zaman’ı boş zamanınızda izleyin. Eğlenin.
Einstein, güzel bir kızın yanında iki saat iki dakika gibi geçer, ateşin başında bir dakika kalsan iki saat sanırsın demiş. Semiha Yankı ne söylemişti:
Sevişmek bir dakika-))
Size bugün şef tadım menümü sundum.
Zihninize afiyet olsun!
