Her şey bir akşam, Tataristan’ın başkenti Kazan’da başladı. 28 Yaşındaki Nikita, arkadaşlarıyla takıldığı o akşam, diğerleri bilgisayarda oyun oynarken düşüncelere daldı. Nikita, üşengeç biriydi.
Oyun oynamaya da, markette alışveriş yapmaya da üşenirdi. Birdenbire Kudüs’e yürüme fikri düşmüştü aklına.
Oysa yürümeyi de sevmezdi. Doğada açıkta yatmayı da. Macerayı veya sosyal mecrada paylaşım yapmayı da… Dindar da değildi hiç. Hatta hiçbir inancı olmadığı söylenebilirdi.
Ben gidiyorum dedi, birden. Dönüp baktılar. Ne diyordu bu? Nereye dedi biri? Kudüs’e dedi, markete gider gibi doğallıkla.
Ne alaka dedi bir başkası. Nedensiz, sadece yürüyeceğim dedi. Çıktı. Yol için küçük bir çanta hazırlamak için eve gitti. Ailesine söyledi, şaşırdılar. Gitme dediler. Ama kafasına koymuştu. Yürüyecekti…
Satın aldığı üç beş ucuz eşyayla yola koyuldu. 6 ay boyunca, günde yaklaşık 30 km yürüdü.
Tek kişilik çadırında yattı. İlk on gün hiç uyuyamadı.
Yürümekten ayakları su topladı. Yılmadı. Rusya’dan Gürcistan’a geçti, yeşil dağların arasından geçti. Ardahan’dan girdi Cizre’den çıktı. Irak’a girdi. Ürdün’den izin alamayınca Türkiye’ye dönüp uçakla gitmeye çalıştı, olmadı. Mısır’a gitmesini önerdi birisi. Mısır üstünden de Kudüs’e gitmeyi denedi.
Yolculuğunun 1000. Gününde, arkadaşlarının ısrarı üzerine, yürüyüşünü Telegram’dan yayımlamaya başlamıştı. Bu da onun tanınmasını sağladı. Takipçileri 100 bine ulaştı. Kimisi ona Mesih dedi, kimisi maceracı. Umursamadı. Çünkü o sadece Nikita’ydı. Dini bir nedeni yoktu yürüyüşünün. Felsefi bir yönü de. Bazı yerlerde casus sanıldı, gözaltına alındı, bırakıldı. Bazıları aileden biri gibi ağırlamak istedi. Herkes komşularından şikayet ederken, bu sözlerin hiçbirinin gerçek olmadığını da anladı. İnsanlar iyiydi, yardımseverdi. Yürüyüşünden vaz geçirmek isteyenler de çoktu, teşvik edenler de.
Bu yürüyüşün sonunda Tanrı’dan ona bir cevap geleceğini düşünenler de vardı. Kuşku şuydu daha çok. Filistinli Kudüs’e mi, İsrailli Kudüs’e mi? gidiyordu. İkisine de diyordu, sorduklarında. Onun için tek Kudüs vardı.
Altı ayın sonunda, Kudüs’e girdiğinde farklı bir şey hissetmemişti. Hatta içinde bir boşluk oluşmuştu. Zara’dan bir iki yeni kıyafet alıp Sacher Parkı’nda takipçileriyle buluştu. Uzaklardan gelenler vardı, onu görmek için. Hediyeler getirenler de oldu. Hazirandan beri kilisede dua edenler olduğunu da biliyordu. Bir kadın ona, dünyayı olduğu gibi ve filtrelenmemiş şekilde gösterdiğini söyledi. Senin gözünden gördüğüm şey, içinde çok fazla iyilik olan bir dünya dedi hatta. Yürümenin çılgın zorluğu, insanları onun hikayesine çekmişti.
“Sanırım, bunu tam olarak sindiremedim ve adrenalim düştü. Ama şu gerçek, Tanrı’dan bir mesaj almadım. Kudüs sendromuna yakalanmadım. Şimdi çok yorgunum ve eve döneceğim. Ne mi yapacağım? Bilmiyorum. Varınca hallederim”, dedi.
Bir akşam gördüğü rüyasını anlattı son olarak, “Denize taş atıyordum. Bir kadın, taşı bırak dedi. Elin kendisi ol sadece. Elin kendisi oldum…
Herkesin hayatı onu kendisine götüren bir yoldur, sözünü hatırladım ben de. Kıssadan hissemiz bu.
Yürüyün o zaman.
Kendinize…
