Bir itirafım olacak. Mizah artık genlerime işlemiş olacak ki artık hiçbir haberi, olayı düz mantıkla okuyamıyorum. Haber ne hakkında olursa olsun, ne kadar trajedi, dram içerirse içersin okurken benim aklıma mizahi bir boyut geliveriyor. bunu hep tek başıma yaşasam bir sakıncası olmayabilir de kırk yılda bir olabileceğim bir sosyal ortamda da bu oluyor. İnsanlar yanlış anlayıp kızacak diye korkuyorum artık.

***

Örneğin çok sevdiğim eski bir arkadaşımın cenaze törenine gittim. Elimde değil ne yapayım onunla birlikte yaşadığımız eski komik durumları düşünmeye  başladım. Eğer bir cenaze töreninde katiyen yapılmaması gereken işler diye bir liste varsa yeri o listenin birinci sırasında olması gereken benim başıma gelmeye başladı. hatıraları hatırladıkça suratıma bir gülümseme yerleşti. Bunu arkadaşımın eşi görecek diye erken terk ettim cenazeyi. tabii  bu da farklı bazı yanlış anlamalara yol açtı ama gülümsemem görülseydi onun daha büyük problemlere yol açacağı kesindi diye avuttum kendimi.

***

aynı duyguyu şimdi size aktardığımda eminim ne alaka diyeceğiniz haberi okurken de yaşadım. 

Film Yapımcıları ile sinema salon sahipleri arasında ‘mısır krizi’ olarak da anılan bir kriz varmış.

Yapımcılar sinema biletlerinin promosyonlu ürünlerle satışına itiraz ediyormuş çünkü promosyonlu satıştan gelen gelirden istedikleri oranda payı alamıyorlarmış. Patlamış mısır da o promosyonlardan biri olduğundan, kriz mısır krizi diye adlandırılıyormuş.

***

bana göre bizde devlet hangi soruna, hangi krize el atarsa o sorun daha içinden çıkılmaz olur ya da kriz büyük krize dönüşür. Ama galiba mısır sorununda böyle olmamış, yapılan değişiklik resmî gazetede yayınlanmış. bilet satışlarından gelen gelir yarı yarıya salon sahipleri ile yapımcılar arasında dağıtılacakmış.

***

bu haber beni neden alakadar etti tam bilemiyorum çünkü  aslında birden fazla insanın bulunduğu alanlara artık girmeme prensip kararım olduğundan ne sinemaya gidiyorum ne de eşim zorlar da gidersem katiyen mısır  yemiyorum, çünkü yıllar önce Amerika’da bir film salonunda yaşadığım acı deney nedeniyle patlamış mısıra derin bir psikolojik tepkim var.

***

bu derin tepkimi neden sadece Lacan’ın anlayacağını düşündüğümü sorabilirsiniz; çünkü bence bu tepkimin öyle fazla çözümlenecek boyutu filan yok. Lacan ne söylerse söylesin anlaşılmaz olacağından benim tepkimi de çözemese bile ne dediği anlaşılmayacağından iş çözülmüş sanılıp tartışma uzamadan kapanacaktır.

***

Sıcak bir yaz  günü New York’ta sinemaya film sevgimden değil biraz serinlemek için gitmiştim. Amerika’da hiçbir şey itidalli orta karar yapılamadığından girilen sinema salonunda klimanın aşırı çalıştırılmasından kaynaklanan Antarktika koşullarında aniden donup ölme tehlikeniz hep vardır.

***

bu tehlikeyi o gün  atlattıktan sonra bari  Jack Nicholson’un rol aldığı filme konsantre olayım dedim. birden yanımdaki tek kişilik koltuğa bütün vücudunu sığdırması mümkün olmayan bir adam oturdu. Adamın vücut yağları ve eti benim üzerime de taşıyordu.

Nedense Amerika’da ne kadar acayip olursa olsun her insanın kendisine eş bulması imkanı olduğundan bence açıklanması mümkün olmayan bu fenomen nedeniyle bu adamın bile yanında oldukça güzel bir kadın vardı. Kadın aşırı şişman insanlarla seks yapma fetişine sahip olmalıydı.

***

adamın kucağında neredeyse kendi vücudu kadar büyük ve grotesk bir kutu patlamış mısır vardı. tonlarca olan kilosu ona yetmiyor daha fazla büyümek istiyor olmalıydı.

Amerika toplumunda sanki herkes çok zarifmiş, kilo sorunu hiç yokmuş gibi bir de sinemada satılan mısır kutuları hem salonun içine kadar taşımak nakliye şirketi yardımı gerektirecek kadar büyüktür hem de bunun içine büyük hortumla erimiş tereyağını boca da ederler.

makul bir insanın boca edilen bu  tereyağını sadece görmesi bile tüm damarlarını aniden tıkayabilir.

***

salon oldukça boş olduğu halde gelip benim yanıma oturan o adamın bir aşamada bana tecavüz edeceğinden emin olduğumdan filme pek konsantre olamadım. ama gördüğüm kadarıyla Nicholson hayli gençken oynadığı filmde nedense dünyada var olan tüm kadın nüfusuyla tek tek sevişmek amacındaydı. nedenini anlayamadım ama eğer yanımdaki koltuktaki o adam olmasa ve konsantre olabilsem o nedeni belki çözebilirdim.

***

Adamın sadece vücudundaki et ve yağın üzerime taşması yetmediğinden olsa gerek mısır kutusunun içinde bulunan aşırı tereyağı da üzerime bulaşıyor gibi gelmeye başladı bana bir aşamada. Üstelik adam Nicholson hangi kadınla sevişirse sevişsin yüksek sesle bağırarak  tezahürat yapıyordu. ‘Go Jack  go’ diye her bağırdığında ağzından fırlayan yağlı mısır parçaları  etrafa yayılıyor ve tabii ki benim üstüme de geliyordu. Adama bir şey demeye de korkuyordum çünkü aşırı kilolu bir adamla sevişme fikri zaten kendi başına hoş değil, ama konuşursam onun tecavüz eylemini erkene alacağından korkmuştum.

***

filmden erken çıktığımda extra large mısır kutusunu kafamdan aşağı boca etmişler gibi kokuyordum. evime gittim uzun bir duş aldım, o gün giydiğim kıyafetin de artık temizlenebilmesi imkansız olduğundan çöpe attım onları.

***

işte bu nedenle ne zaman patlamış mısır lafı duysam derin tepkim olur. Dediğim gibi bu aslında nedeni kolay anlaşılabilir bir psikolojik bozukluk. ama ben sorunlarımın kolay anlaşılır olmasından hoşlanmadığımdan çözümlemesi için dediği hiçbir şey bugüne kadar net anlaşılmayan Lacan ekolüne başvursam bile sanki komplike bir şeymiş gibi  anlatırlar da açıklama şanıma uygun olur diye düşündüm.